Evlilik ve Aşk: Anlamlar ve Anlaşmalar
Tasavvuf, İslam, Dini Resimler, Şiir, Kıssadan Hisseler, Hikayeler | ismetiyye.com
Ocak 07, 2009, 11:49:53
10 Muharrem 1430 *
....................................Selamün aleyküm, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Son Konular Üyeler Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]   
  Yazdır  
Gönderen Konu: Evlilik ve Aşk: Anlamlar ve Anlaşmalar  (Okunma Sayısı 91 defa)
 
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Hacegan
Bir gün ....
Suffa Mektebinin Mirasçısı
Teknik Görevli
*******



Aşk Olacak Aşk, Aşk'sız Olmaz..
Online Online
Yaş: 23
Üye No: 14
Nerden: 72/A
Mesaj Sayısı: 7.713
Nasıl Biri:
251 Mesajına Toplam
359 Kere Teşekkür Edildi
WWW
Durumum:
« : Mayıs 09, 2008, 07:04:34 »

Dünyanın hemen her yerinde tarih boyu evlilik, aileler ve akraba grupları arasında bir ittifak oluşturmuş, evlenen çift daha geniş bir toplumsal çevrenin edilgin oyuncuları olarak kalmıştır. Evlilikler toplumsal ve ekonomik yeniden üretim amacına yönelmişlerdir. Aşk evliliği bireyin toplumdaki aile gruplarına karşı radikal bir karşı çıkışı olmuştur. Bu, dünyanın her yerinde böyle olmuştur. Osmanlı toplumunda kadın ve erkeğin kendi istekleriyle ve sadece birbirlerine aşıksalar evlenmeleri gerektiği düşüncesi büyük bir düşünsel ve duygusal kargaşa yaratmıştır. Bu kargaşanın yanı sıra, yine de evliliğe ilişkin geleneksel beklentiler yeni kalıplar içinde yenilikçi çevrelerde bile geçerliliklerini sürdürdüler. Bunun nedeni ailelerin evlilik ve ev kurmanın toplumsal ve mali yükünü üstlenmede oynadıkları önemli rolü sürdürmeleriydi.

Aşk
Aşk da değişik kültür ve zamanlara göre değişik şekiller alıp değişik anlamlar kazanır. Yoğun biçimde anlamlarla yüklü olan aşk, sadece kadınla erkek arasındaki ilişkinin çok ötesinde bir şeydir. Aşk bir semboldür, belli başlı birçok sembol gibi toplumdaki bireyler açısından geniş bir duygusal yelpazeyi harekete geçirebilir. Aşkın son dönem Osmanlı İstanbul’unda oynadığı rolü anlamak için öncelikle o dönemde ne anlam taşıdığını ve etkisini bilmek gerekir. Son dönem Osmanlı İstanbul’unun ekonomisi, toplum hayatı ve kültüründe hissedilen çalkantılar özellikle en küçük toplumsal kurum olan aile ve kadın-erkek arasındaki özel ilişkide yoğunlaştı. Aşk, eski adetlerin sorgulanması anlamında tayin edici bir rol oynuyor, bir yandan krizler doğuruyor diğer yandan da yeni eğilimlerin anlam kazanacağı daha geniş düşünce sistemlerine bağlayarak, bireylere yöneliş noktaları hazırlıyordu. Aynı zamanda, doğal olarak, tehdit edilen, küstürülen, çoğunlukla kendini ifade edememiş geleneksel değerlerin savunusu da mevcuttu.

19.yy ortalarından beri Fransız Devrimi’nin düşünceleri, özellikle de özgürlük (liberte) fikri, Osmanlı toplumunun okumuş kesiminde özel, kişisel ve aile yaşamı alanlarında etkili olmaya başladı. Aşk (amour) kişisel tutkunun ötesinde politik tutku anlamıyla bağdaştırıldı. Aşk ve özgürlük, siyasal baskı yıllarında İstanbul’un entellektüel toplumunu saran düşünsel liberalizmle eleleydi.

Aşkın evcilleştirilmesi iki şekilde oldu. Aşk, Jön Türk ideologlarının, özellikle Gökalp’in elinde Jön Türk devriminin siyasal hedeflerine koşullandı. İlan-ı hürriyet olarak bilinen 1908 Jön Türk siyasal devrimi baskı ve mutlakiyete karşı özgürlük ve aklın zaferini ilan ediyor, aynı zamanda çelişkili bir biçimde, egemen siyasal sınıf tarafından yeni bir siyasal hedefe modern Türk ulusuna boyun eğen bir aşkı vurguluyordu. Aşk tutkusu, modern Osmanlıların 19.yy.dan beri İstanbul’daki popüler kaynaklardan öğrendikleri görünüşte apolitik olan Batılı çekirdek aile ideolojisi çerçevesinde rutine sokuluyordu.
19.yy sonunda aşk ve özgür evlilik konulu piyesler ve romanlar ortaya çıktılar. 1920’lerin ortalarına kadar Türk yazarlar en çok bu konuları işledi, bu yazarlar edebiyatı Türkiye’yi modern uygarlık yoluna sokmakta en önemli araç olarak görüyorlardı. Aile bu çerçevede merkezi önemdeydi. Bu tür edebiyat 1860’larda aşk ve özgürlüğün yüceltilmesiyle başlıyor ama 1920’lerde bu sefer aşk hıyanetin hizmetisi olarak görülüyordu. Altmış yıl içinde aşkın anlamı idealize edilmiş romantizmden toplumsal düzensizliğe geçmişti. Bu nasıl olmuştu?

1860’larda ileri görüşlü insanlar geleneksel evlilik tarzlarını eleştiriyorlardı. Bunlar için baskı ve gerikalmışlık bakımından aile, toplumun küçük bir modeliydi. Bir Genç Osmanlı düşünürü olan ve Paris’te eğitim gören Şinasi’nin 1860’da yazdığı Batı tarzında ilk Türk piyesi olan Şair Evlenmesi görücü usulü evliliği eleştirir. Piyeste modern düşünceli Müştak Bey aşıktır ve aşk evliliği yapmaya kararlıdır. Evlilik gecesi müstakbel gelin yerine ablasının konulduğunu keşfeder. Bu, geleneksel, aileci mahalle değerleri çerçevesinde başvurulmuş bir oyundur. Piyes Müştak Bey’in gerçek gelinle evlenmesiyle mutlu biter.

1860’larda İstanbul’da Fransızca’dan tercüme çok sayıda roman yayınlanmaya başladı. Önceleri erkekler daha sonraları kadınlar da okurlar arasına girdiler. Bunlar Avrupa uygarlığını izlemek hevesindeydiler. Batılı değerlere açık olan bu eğitimli kesimin yaşamında romanlar büyük etki yapıyordu. Yazar Hüseyin Cahit Yalçın Edebi Hatıralar’ında uyanışını her şeyden önce Fransız dil ve kültürüne bağlıyor. Ahmet Midhat’ın Bahtiyarlık eserinde Nusret Hanım aşık olmak isteyen modern fikirli bir kadındır ve şöyle betimlenir:”Yalnız gelin olmayı düşünmüyordu. Kocaya varmayı düşünüyordu. Bir kız kocaya varacağında varacağı adamın kim olduğunu da düşünür. Bunca romanlar okumuş... İşte Nusret Hanım dahi teehhülü düşünüyor ama böyle düşünüyor."

Yüzyıl dönümünden itibaren okur yazar orta sınıfın oluşmasıyla romanlar gazetelerde tefrika olarak çıkmaya, dolayısıyla daha yaygın bir şekilde okunmaya ve halk içinde daha da etkili olmaya başladılar. Roman ve diğer yayınların Osmanlı toplumundaki aşk idealinin yaygınlığı açısından etkisini değerlendirmek zor. Macfarlane, toplum üzerindeki bu tür etkileri önemsememe eğiliminde olup olaya ailenin evlilikte onayını almama gibi yönelişler besleyen İngiliz toplumsal yapısı noktasından bakmaktadır. Aksi eğilimden Türkiye için bahsetmek zor değildir.Son dönem Osmanlı toplumunda artan farklılaşma, eğitimin özellikle kadınlar üzerindeki etkisi sonuçta nesiller arası çatışmaya varmış bu da egnçlerin evlilikte eşlerini seçme isteklerini güçlendirmişti. Bu bakımdan edebi yapıtlar insanların yaşamları üzerinde açıkça etkili oluyorlar, öte yandan bu alandaki sorunsal ve çatışmaları göz önüne seriyorlardı.

Türkçe’ye ilk olarak çevrilen eserler romantik öğeler taşıyorlardı. 1870’lerde Batılı tarzda yazılmış kısa Türkçe öyküler ve romanlar ortaya çıkmaya ve gazetelerde tefrika edilmeye başladı. Namık Kemal’e göre esnaf ve hizmetçiler bile bunları okuyor veya okuyanlardan dinliyorlardı. Ahmet Midhat’ın Letaif-i Rivayat, Emin Nihat’ın Musammeretname’si 1871’de yayınlanmaya başladı. Aynı yıl ilk Türk romanı olan Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat çıktı. Bu roman da diğerleri gibi görücü usulü evliliğe karşı aşk konusunu işliyordu. Birbirlerine aşık olup ailelerinin engelleriyle karşılaşan genç bir kadınla erkeği konu eden romanda görücü usulu evlilik yapan Fitnat intihar ediyordu. Namık Kemal’in İntibah romanında ve diğer birçok romanda o dönemin sevgi objesi olan kadınlar gayrimüslimler, fahişeler, cariyeler vb. kadınlardı. Çünkü saygın ve genç bir Türk kızının aşık kadın olarak betimlenmesi oldukça zordu.


Logged

Bu devran böyle gitmez, her çıkışın vardır bir inişi, her zevâlin bir kemâli olduğu gibi. Bekleyin, kemâl zamanı yaklaşmıştır. Çünkü vardır kimsesizlerin bir kimsesi, her şeyden haberdardır, kimsesizler kimsesi…
Hacegan
Bir gün ....
Suffa Mektebinin Mirasçısı
Teknik Görevli
*******



Aşk Olacak Aşk, Aşk'sız Olmaz..
Online Online
Yaş: 23
Üye No: 14
Nerden: 72/A
Mesaj Sayısı: 7.713
Nasıl Biri:
251 Mesajına Toplam
359 Kere Teşekkür Edildi
WWW
Durumum:
« Yanıtla #1 : Mayıs 09, 2008, 07:05:54 »

Yüzyılın başından itibaren seçkin kesim aşkı evliliğin başlangıç noktası olarak değerlendirmeye başladılar. Aşk-ı Memnu’da Peyker’in saf aşkı onun için yaşamın özüdür, romanın kahramanı Bihter evliliğinde ümitsizce aşk istemektedir. 1873’te basılan Namık Kemal’in piyesi Zavallı Çocuk’ta genç Şefika’nın annesi eski kafalı nesil için aşk veya muhabbet evlilikten sonra gelirdi diyor; aşığına kavuşamayan Şefika intihar ediyordu. Eski neslin aşk evliliği konusundaki rahatsızlığı ve genç neslin yaşlıların kısıtlamalarına karşı tahammülsüzlüğü arasındaki uçurum Sergüzeşt’te gündeme geldi. Özellikle evlilik düzenlemeleri konusundaki nesiller arası çatışma giderek öne çıkan ve acı veren bir tema haline geliyor ve savaş yıllarında doruğa çıkıyordu.
Aşk, sadece aileye karşı geldiği için değil aynı zamanda toplumun ahlaki değerlerini de sarstığı için tehlikeli bir konuydu. Otoriteye karşı bir tehdit olduğu gibi, aile namusunu ve bütünlüğünü, kişisel kimlik ve giderek toplumsal düzeni de tehlikeye atıyordu. Aşk ve özgürlük, sefahat, anarşi, aşk ve intihar, özgürlük veya ölüm sadece kişisel değil siyasal anlamlar da taşıyorlardı. Ahmet Midhat’ın 1871’de yayınlanan hikayesi Teehhül’de aşk ve özgürlük arasında açıkça bir bağ kuruluyordu. Hikayenin kahramanı Mazlum Bey ’Bizim memlekette henüz hürriyet-i şahsiye temin edilmemiştir ki her erkek istediği kızı alsın ve her kız da istediği erkeğe varsın?’ diyordu. Sergüzeşt’te de Celal, amcasına, evlenenlerin isteği hilafına düzenlenen evliliklerin haksızlık, kötülük ve acı sonuçlarından şikayet eder.

19.yy. sonlarında İstanbul’da edebiyat dünyasındaki ebeveyne ve devlete karşı bu isyan, toplumda doğan bireyciliğin bir yansıması mıydı? Bu oldukça zor, ancak, evliliğin temeli olarak aşk kavramının sosyolojik imaları bu doğrultuyu gösteriyor. Aşk, geleneksel toplumsal sınırlamaları ve yerleşik toplumsal örüntüleri reddeder. O iki insanı, ideal olarak, her ne pahasına olursa olsun, birleştiren bir bağdır. Dönemin romanlarında aşk çoğunlukla aşk roman kahramanlarının hayatları pahasına yaşanır. Berkes, Osmanlı İslam toplumuna en yabancılaşmış aydınlar arasında bir tür ütopik bireyciliğin itici güç görevi gördüğünü ileri sürer: ‘Bunlar maddi konfor, bireysel ilerleme, özgürlüğün hüküm sürdüğü Avrupalı bireyin hayatına özenirlerdi.’ Berkes, bireycilerin geleneği temsil eden ve akılcı olmayan herşeye isyan ettiklerini söyler.

Ziya Gökalp’in bakışı ise kökleşmiş Türk ahlakçılığının yansıması olarak görülür. Çünkü o bireyciliği toplumsal bir çürüme olarak görür. Tanzimat’tan sonra gelişen bireyciliğin gerçekte hodgamlık (bencillik) olduğunu ileri sürer. Bunun nedeni, ona göre, İslamcı ümmet tipi bir toplumdan 19.yy.da daha katmanlaşmış modern bir topluma geçiş sırasında zayıflayan kollektif vicdanın yarttığı ahlaki boşluktur. Gökalp de piri Durkheim gibi, modern öncesi toplumun cemaatçi ahlakının yerine neyin konulmasının iyi olacağını arştırmış, modern ulusun toplumsal bağları çerçevesinde bir tür korporatist dayanışma bulmuştu. Bir cemiyetin müşterek menfaatler değil müşterek imanlar ve mefkureler üzerine istinad edilebileceğine olan inancı Durkheim’den de fazlaydı. Doğru olarak sezdiği gibi kontrolsüz aşk kolaylıkla denetimden çıkabilecek bir güçtü ve Gökalp bunu özellikle aile namusunun büyük ölçüde kadın iffetine bağlı olduğu bir toplumda büyük bir tehdit olarak görüyordu. Modernlik ahlaksızlıkla özdeşleştirilirse bunun davaya büyük zararı olurdu:” Kadın, tavır ve meşverini mensup olduğu cemiyetin örfüne, yani ahlaki mefkuresine göre tanzim etmelidir.” Gökalp, yaşadığı dönemde aile bağlarının gevşediğini ve boşanmaların arttığını iddia ediyor, bunu karı ve kocaların çocuklarını düşünmeyerek gittikçe hodgam (bencil) duygulara kapılmakta olduklarını gösteren ahlaki çöküntü ortamına bağlıyordu. Bencil bireycilik geçmişte de gelecekte de toplumsal düzene karşı bir tehdit olarak algılanıyordu.

İlginç olan, Gökalp’in başka etkenlerin yanısıra, bu bencilliğin sorumlusu olarak Türk toplumu üzerindeki Fransız etkisini ve Servet-i Fünun edebiyatıyla başlayan hasta ahlak anlayışını görmesiydi. O da edebiyat ve diğer düşüncelerin etkisine önem veriyordu. Servet-i Fünun, 19.yy.da Fransız sembolistlerinin izleyicisi olarak ortaya çıkan Edebiyat-ı Cedide hareketinin yayın organıydı. Servet-i Fünun hareketi toplumda birçok kesimi öfkelendiriyordu. Gökalp gibi modern milliyetçiler de, Ahmet Midhat gibi geleneksel düşünceli modernistler de bu tür kozmopolitist ve Osmanlı-Türk olmayan unsurlara karşı aynı hoşnutsuzluğu paylaşıyorlardı. Berkes “bunun Ahmet Midhat’ın sonuna kadar savaştığı dekadanların ideolojisi” olduğunu belirtiyor. Sonuna kadar savaşmıştı, çünkü bu tür inançların Osmanlı toplumunun ahlaki temel taşları olarak görüp çok değer verdiği aile ve mahallenin sonu demek olduğunu biliyordu. Gökalp’in tepkisi de buna benziyordu, çünkü bu hareket onun bağlı bulunduğu, aile ve devlete dayalı yeni ahlakçılığa karşı bir tehdit oluşturuyordu.

Osmanlıların 19.yy. sonlarında tanımaya başladıkları haliyle bireycilik, ister aşkta ister siyasette olsun, geçmişin, aile baskısı, cemaaat ve otoritenin inkarının ifadesiydi. Jön Türk hareketiyle başlayan yoğun milliyetçilik yıllarında ise milliyetçilik aleyhtarlığı, ahlaki çöküntü ve hatta devlete hıyanetle özdeşleştirilmete başlandı. Osmanlı aydınları bilim ve akılcılığın büyüsüne kapılmışlardı ama bireycilikleri Locke ve Bentham’ın faydacılığından çok Nietzsche’nin tutkulu ve put kırıcı isyanına yakındı. Bu nedenle de anomi ve anarşizmle özdeşleştirilen tehlike ve korkuları akla getiriyordu. Jön Türk devrimini izleyen yıllarda, Gökalp bu eğilimi yumuşatmak ve onu ilerleme ve yeni ulusal dava adına devlete tabi kılmak için sosyolojisinin ideolojik gücünü kullandı.

Dönemin roman ve öykülerindeki entellektüel fikir yürütmelere konu olan aşk ve özgürlük kavramlarının İstanbul’daki insanların fiilen tanışma ve evlenme alışkanlıklarıyla gerçekten bir ilgisi var mıydı? İnsanların özel yaşamlarının bu tür ayrıntılarla ilgili olarak geride bıraktıkları izler çok az olduğundan bunu bilebilmek oldukça zor. Daha önce de belirttiğimiz gibi, eğitim görmüş Osmanlılar otobiyografilerini yazdıklarında veya günlük tuttuklarında bunlar şahsi olmaktan çok siyasal nitelikte oluyordu ve bunların çoğu erkekler tarafından yazılmıştı. O dönemde hatıralarını yazmış olan en önde gelen iki kadından biri 19.yy. sonlarında Şair Nigar, diğeri de 20.yy. başında romancı ve feminist Halide Edip’ti (Adıvar), her ikisi de görücü usulüyle evlenmişler fakat daha sonra boşanmış ve bu kez kendi istekleri doğrultusunda yeniden evlenmişlerdi.


Kaynak: İstanbul Haneleri / Alan Duben – Cem Behar, İletişim Yayınları, 2. Baskı, 1998, sayfa:101-110


Logged

Bu devran böyle gitmez, her çıkışın vardır bir inişi, her zevâlin bir kemâli olduğu gibi. Bekleyin, kemâl zamanı yaklaşmıştır. Çünkü vardır kimsesizlerin bir kimsesi, her şeyden haberdardır, kimsesizler kimsesi…
Sayfa: [1]   
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Site Map | Arşiv | Wap | Wap2 | Wap Forum | Rss
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.4 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks
| Sitemap
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Sitemap
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 49, 50, 51, 52, 53, 54, 55, 56, 57, 58, 59, 60, 61, 62, 63, 64, 65, 66, 67, 68, 69, 70, 71, 72, 73, 74, 75, 76, 77, 78, 79, 80, 81, 82, 83, 84, 85, 86, 87, 88, 89, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 104, 105, 106, 107, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 123, 124, 125, 126, 127, 128, 129, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 150