fukaha
Bizden biri
|
 |
« : Eylül 26, 2008, 04:36:21 » |
|
 |
|
 |
 |
Soru: İslâm’ın getirmiş olduğu sosyal/içtimaî adaletin bağlı olduğu esaslar nelerdir?
İslâm, inanç, ibadet, muamelât, ceza hukuku, siyasî ve idarî esaslar, ahlak ve âdâba dair hükümler itibarıyla bir bütündür. Bunlardan bir tanesinin eksik olması, bütünü ve bütünlüğü bozar ve bütünden hedeflenen gâyenin tahakkukuna mani olur. Kur’ân’ın “Dininizi bugün tamamladım.” ( Mâide, 5/3) âyeti, İslâm’ın bir sistem olarak bütünlüğünü bildiren en büyük delildir.
İşte sosyal adalet denilen şey, bu bütünün toplum hayatına yansıtılması suretiyle kendiliğinden ortaya çıkacak olan bir neticedir. İlk dönem Müslümanlarında, İslâm bir bütün halinde yaşandığı için sosyal adalet bir kavram olarak belki de kimse tarafından bilinmiyordu.. bilinmiyordu zira o bir hakikat olarak zaten bizzat yürürlükteydi. İktisadî, idarî, siyasî, askerî, akîdevî hayat, kolkola, omuz omuza bir âhenk içinde yürüyordu.
Komünizm, kapitalizm gibi beşerî sistemler, kendi düsturlarındaki çarpıklıkların meydana getirmiş olduğu dengesizlikleri önleme çabası içine girdiklerinde, beşer, sosyal adalet kavramı ile tanıştı. Bu safhadan sonra, Müslüman bilim adamları “sosyal adalet” kavramı üzerinde düşünmeye ve araştırmalar yapmaya başlayarak, ona ait esasları İslâmî nasslardan çıkarma faaliyetlerine giriştiler. Seyyid Kutub merhum, bu isim altında müstakil bir eser bile yazdı. Aslında yapılan bu çalışmalar, sadece vak’anın raporundan ibarettir. Zira yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, bizim dünyada sosyal adalet, İslâm’ın bir bütün halinde uygulanması sonucu kendiliğinden ortaya çıkan neticedir. Sebep değil, sonuçtur.
Sosyal adalet toplum katmanları arasında çeşitli alanlarda ahengin tesis edilmesi demektir. Meselâ; gelir seviyesinin toplum fertleri arasında eşit olmasa da, aralarında korkunç uçurumun olmaması iktisadî sahadaki, herkesin hür iradesi ile sistem içinde seçme ve seçilme hakkına sahip olması idarî alandaki, amir-memur, esnaf-işçi vb. vasıflara bakılmadan kanun karşısında herkesin eşit olması adlî hususta sosyal adaletin göstergeleridir. Örneklerini verdiğimiz ya da vermediğimiz alanlardaki dengesizlikler, elbette toplumda anarşi ve kargaşalara yol açacak, zengin, fakir, ezen-ezilen, aristokrat-sefil gibi kamplaşmaları beraberinde getirecektir. Bugünkü Batı dünyasının manzarası, zikrettiğimiz bu çerçevenin dışında değildir. Hatta onların sistemleri ile idare edilen, İslâm ülkeleri de bu kategoriye maalesef dahil bulunmaktadır. Fazla söze ne hacet, işte güzelim ülkemiz ve onun pürmelâl hali.
Bu kısa girişten sonra, soruda bahsedilen İslâm’ın sosyal adalet adına getirmiş olduğu esasları bütünüyle ele almak, takdir edersiniz ki bir sohbetin çerçevesini çok çok aşan bir husustur. Bu konuda öteden bu yana müstakil eserlerin yazıldığı -ki yukarıda temas etmiştik- nazara alacak olursanız, beni mazur görürsünüz umarım. Onun için, sosyal yapı adına bazı nirengi noktalara Asr-ı Saadet örnekleri ile temas ederek, bahsini ettiğimiz o bütünlüğe işaret etmekle, soruya cevap vermeye çalışayım.
Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) Zeyd b. Hârise’yi peygamberlik vazifesiyle şereflenmeden önce satın almıştı. Sonra hürriyetine kavuşturdu ve evlatlık olarak yanında bulundurdu. Onlar birbirlerine o kadar kaynaşmış, o kadar senli benli olmuşlardı ki, yıllar sonra bir gün babası onu araya araya bulmuş ve yıllardır, bulma uğruna aramaktan bıkmadığı bu biricik evladını alıp götürmek istemişti... Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gidip-gitmeme mevzuunda onu tamamen muhayyer bıraktı. O ise gözleri dolmuş, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in yüzüne bakmış, yanına koşmuş ve “Ben seninle kalmak istiyorum.” demişti. Efendimiz de onun bu civânmertliği karşısında kollarından tutmuş, bir taşın üzerine çıkartmış; “Şahit olun; Zeyd bundan sonra benim evladımdır.” demişti. Ahzâb Suresi’nde “Onları babalarına nisbet ederek çağırın.” ayeti nâzil olacağı âna kadar da, ona “Zeyd b. Muhammed” denildi.
Şimdi bu, o toplumdaki efendi-köle ilişkisi adına bir misal. Aynı çizgide bir başka misal ise şu; Ebû Zerr (r.a.) bir gün eline geçirdiği elbiselik kumaşı ikiye bölmüş, bir parçasını kendisine, diğer parçasını da kölesine parçalı olarak elbise yaptırmış. Bu davranışının nedenini soranlara, o, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in hadisi ile cevap vermiştir: “Onlar (köleleriniz) sizin himâyenize verilmiş kardeşlerinizdir; yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, tâkatlerinin üstünde iş yüklemeyin, iş tahmil ederseniz yardımcı olun.”
Yine bir gün ALLAH Rasûlü’ne Mudar’dan müslümanlar geldiler. Mudar, Arab’ın aslı olan bir kabileydi.. yünden elbiseler giymişlerdi; zira giyecekleri başka bir şey yoktu. Mescidi ter ve yün kokusu sarmıştı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in gözleri yağmur dolu bir bulut gibi doldu.. onları öyle ızdırap içinde gördüğü için de neredeyse ağlayacaktı. Sonra terğip ve teşvikte bulundu, yardımdan bahsetti. Ashab-ı Kiram henüz yardım felsefe ve düşüncesine sahip değildi, öğrenememişlerdi. Neyse ki bir tanesi yerinden fırlayıp gitti, ne bulduysa getirdi; arkadan bir başkası, bir başkası.. derken mescitte epey bir şey yığıldı. Biraz evvel buğu buğu mübarek yüzünde bulutlar dolaşan o insanın yüzünde bulutlar birer birer sıyrıldı ve o kudsî çehresi pırıl pırıl parlamaya başladı. Zaten Sahâbe-i Kiram “Sevindiği an, yüzünde öyle parıltılar olurdu ki, âdeta güneş gibi pırıl pırıl parlardı” derler. Tebessüm etti ve buyurdular ki: “Bir şeye delâlet eden o işi yapmış gibidir.” Gelenler o cemaate dağıtıldı, onlar da hoşnut olarak kalkıp gittiler.
Bu üç misalde görüldüğü gibi, efendi-köle, memur-işçi, zengin-fakir ayırımı yapılmadan toplum fertleri arasında getirilen esaslarla bir kaynaşma ve yakınlaşma sağlanıyor. Şimdi bu esaslara bağlı bir toplumda işçinin patronuna, kölenin efendisine ne reaksiyonu olur, ne isyanı, ne sabotesi, ne de başkaldırışı.
Yine Asr-ı Saadet içinde, bir sahabi, bir gün nefsine mağlup olarak sokaktan geçen bir kadına dokunuyor, kendi ifadesiyle onu öpüyor. Fakat daha sonra vicdanî murakabe ve muhasebesi ağır basıyor, yaptığına bir pişmanlık içinde kendini Nebiler Serveri’nin otağına atıyor. Aslında sadece ALLAH, o kadın ve kendisinin bildiği bu davranışını gizleyebilir, hiç kimseye, söylemeyebilirdi. Onun bu civânmertliğine Kur’ân şöyle mukabelede bulundu: “Gündüzün iki ucunda gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler, kötülükleri (günahları) giderir. Bu, öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.” (Hûd 11/114) Burada dikkati çeken husus, sahabinin işlediği ve belki de kimsenin görmediği, görse de inkar edebileceği bir günahı gelip Nebiler Serveri’ne bütün samimiyeti ve açık kalbliliği ile anlatabilmesidir. |
|
 |
|
 |
|