Sıddikiyet Mertebesi Şehitlik mertesinden neden üstündür
Tasavvuf, İslam, Dini Resimler, Şiir, Kıssadan Hisseler, Hikayeler | ismetiyye.com
Ocak 07, 2009, 10:30:59
10 Muharrem 1430 *
....................................Selamün aleyküm, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Son Konular Üyeler Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]   
  Yazdır  
Gönderen Konu: Sıddikiyet Mertebesi Şehitlik mertesinden neden üstündür  (Okunma Sayısı 47 defa)
 
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
fukaha
Bizden biri
*



Offline Offline
Yaş: 26
Üye No: 329
Nerden: istanbul
Mesaj Sayısı: 1.235
24 Mesajına Toplam
30 Kere Teşekkür Edildi
Durumum:
« : Eylül 20, 2008, 05:23:09 »

SIDDIKİYET MERTEBESİNİN ŞEHİDLİK MERTEBESİNDEN ÜSTÜN OLMASININ SIRRI VE HİKMETİ NEDİR?
Yeni Ümit


Sıddık, tasdik eden, doğrulayan ve doğru olan insan demektir. Şehid ise, hazır olan ma'nâsına gelir ki, herhalde, rûhaniyatıyla burada, Cenâb-ı Hakk'ın huzurunda ve aynı zamanda dünyevî hayat şartlarına çok yakın bir hayat içinde hazır bulunmasından ötürü ona bu kelime isim olarak verilmiştir. Ve her iki mertebe de Cenâb-ı Hakk'ın en büyük lütuflarındandır.
Öteden beri inanan insanlar âdeta bu iki mertebe için birbirleriyle yarış yapmışlardır. Zaman zaman şehidlik mertebesine ulasan zaman zaman da sıddıkiyet mertebesine ulaşan bir çok insan olmuştur. Bilhassa Sahabe devrinde pek çok şehid verilmiştir. Hatta dört büyük halifeden üçü şehid, biri de sıddıkiyet mertebesinin azam derecesini tutmaktadır.
Biz önce bu mevzûdaki nisbet ve izafeti anlatalım; sonra da gönüllerde bu iki mertebeye karşı bir iştiyak uyarılması bakımından onların hususiyetlerinden bahsedelim.
Her insan seviyesine göre bir bakıma sadık ve sıddıktir. Ve birçok ölüm çeşidi var ki, hadislerde zikredilen keyfiyetleriyle insana şehidlik kazandırır. Fakat bu iki mertebenin de bir en yüksek ve kusvâ derecesi vardır ki, sanki orası sınır taşı gibidir ve daha ileriye gidilmesi de mümkün değildir; çünkü onların ötesinde nübüvvet vardır.
Bir ağacın çekirdekten meyveye kadar dereceleri olduğu gibi, imânın da öyle farklı mertebeleri vardır ve bu mertebeler arasında, önemli derece atlamaları gösteren sadâkat ve şehâdet de ehemmiyetli ayrı buutlar teşkil etmektedir.
İslâmı dil ile ikrâr, kalb ile tasdik eden her insan bir bakıma sıddıkiyet kapısından girmiş sayılır. Zira ortada bir tasdik söz konusudur. Bu kapıdan grenlerin arasında bulunmanın dahi insana kazandıracağı büyük bahtiyarlıklar vardır. Onun içindir ki, Buhari ve Müslim'deki bir hâdisde, Efendimiz bizlere şöyle bir hâdise naklederler: Cenâb-ı Hakk'ın, yeryüzünü dolaşan "Tavvafun" melekleri vardır. Bunlar zikir meclislerini dolaşırlar. (Zikir denince akla sadece tesbihle RABBİMizi zikretmeyi anlamamalıyız. Ulûhiyet ve Rubûbiyete ait mes'elelerin müzâkere edildiği, kulluk adına derinlemesine tefekkürün yapıldığı ve daima böyle meselelerin konuşulduğu yerler de birer zikir meclisleridir. Hatta buralarda hem zikir vardır, hem tefekkür, hem de şükür. Dolayısıyla zikir meclislerini çok geniş anlamda kabul etmeliyiz.) İşte melekler, bu ma'nâda zikir meclislerini dolaştılar. Sonra da Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna çıkarlar. O her şeyi bilmesine rağmen meleklerine sorar: Kullarım ne yapıyorlardı?
—Yarab, seni tesbîh, tahmîd ve temcîd ediyorlardı. Yani SübhanALLAH. Elhamdulillah ve ALLAHuekber, diyorlardı. Onlar senin kusursuzluğunu ve noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu düşününce, kalp ve gönülleri dolu dolu "SübhanALLAH"; tepeden tırnağa, onları, nimetlerinle perverde etmene mukabil "Elhamdulillah" âfakî ve enfüsî delillerle azâmet ve kibriyanı müşahede ettiklerinde ise hayret ve hayranlıkla "ALLAHuekber" diyor ve zikrediyorlar.
—Peki onlar beni gördüler mi?
—Hayır, Yarab, görmediler.
—Ya görselerdi!..
Yani, o zaman delicesine ve en şiddetli iştiyakla bunları söyleceklerdi.
—Kullarım ne istiyorlardı?
—Cennet'ini istiyorlardı?
—Onlar benim Cennet'imi gördüler mi?
—Hayır, görmediler.
—Ya görselerdi!.
Evet, görselerdi, çok daha şiddetli bir şekilde isterlerdi.
—Onları hangi şeyden korumamı istiyorlar?
—Cehennem'inden.
—Onlar Cehennem'i gördüler mi?
—Hayır, görmediler.
—Ya görselerdi!
Tabii şiddetle ondan kaçar ve korunmak için çok daha fazla yalvarırlardı.
—Meleklerim, sizler de şahid olun, ben onların hepsini affettim.
Meleklerden biri dayanamaz ve sorar:
—Ya Rabbi, onlar arasında birisi daha vardı ki, o, bu meclise başka bir iş için gelmişti; niyeti zikir değildi. Cenab-ı Hakk ferman eder:
—Onlar bir topluluktur, onlarla oturan mahrum bırakılmaz..!
İşte kelime-i tevhid ile İslâm'a girmiş bir insan, derece ve mertebesi ne olursa olsun bir cemaatin içine girmiş demektir. Dolayısıyla bu da bir sıddıkıyettir. Âmiyâne dahi olsa bunda da bir sadakat; bir bağlanma söz konusudur. Fakat bir de bunun kusvâsı, en üst derecesi vardır ki orayı Hz. Ebu Bekir (ra) tutmuştur. Bu mâ'nâda O'na sıddık denmesine sebeb olarak, şöyle bir hâdise nakledilir:
Efendimiz Mirac hâdisesini anlatınca, Mekke müşrikleri koşarak Ebu Bekr'in yanına geldiler. Duydun mu, dediler arkadaşın neler söylüyor? Sordu: Ne söyledi?
—Mescid-i Aksa'ya gittiğini, göğe çıktığını söylüyor.
—Bunu O mu söylüyor?
—Evet, bizzat kendinden duyduk.
—O zaman doğrudur. Hem bunlar da birşey mi? Ben O'nun sabah aksam bizzat Cenâb-ı Hakk'la konuştuğuna inanıyorum.
İşte bu söz üzerine müminler ona Sıddık (menendi olmayan) tasdikçi demeye başladılar.
Miraçtan dönerken ALLAH Rasûlu, Cibril'e sorar:
—Kavmim beni yine yalanlayacak; Benim miracımı kim tasdik eder?
Cibril cevap verir:
—Ebu Bekir tasdik eder. Evet çünkü o, çoktan sıddıktır.
O, büyük da'vanın büyük tasdikçisidir. Sıddıkıyette öyle bir dereceye varmıştır ki, artık orası sınır taşıdır. O sınırdan sonra peygamberlik başlamaktadır. Her mümin de, imândaki derecesine göre Hz. Ebu Bekir'in arkasında yerini alacaktır. Bu da "ilmel yakinden" "aynel yakine", oradan da "hakkal yakine" sıçramakla mümkün olacaktır ki, imani meseleleri, âyât-ı tekviniyeyi mütâlâa etmek de oralara ulaşmaya vesilelerden biridir.
Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, şehidlik de derece derecedir. Bir yerde bina yıkılır, altında kalıp ölenlerden mümin olanlar, şehid olurlar. Dünyada onlara şehid muamelesi yapılmaz ama, onlar yine de şehiddir ve ahirette şefaat edecekler arasında onlar da vardır. Vebadan, taundan, karın ağrısından ve bunlara benzer hastalıklardan ölenler de aynı kategoride mütâlâa edilmektedirler. Ayrıca Hadis'de sayılanlar arasında bir de suda boğulmak suretiyle ölenlerden bahsedilmekte ve onların da şehid olacağı söylenmektedir. Bütün bunlar insanı şehidliğin bazı mertebelerine çıkarır; ancak, bir şehidlik daha vardır ki, ona sadece, RABBİMizin yüce adının ufkumuzda bayraklaşması için canını adayanlar aday olabilirler. Hatta gece gündüz dinin i'lâsı için çalışan ve samimi bir gönülle şehidlik talep eden bir insan, rahat döşeğinde dahi ölse, şehid kabul edilir, buna dair rivayetler pek çoktur.
Öyle zannediyorum ki, şehidlik mertebesinin kusvâsını da farukiyetiyle beraber Hz. Ömer (ra) tutmaktadır. Evet, bu işin doruğunda o vardır. Zaten hayatı boyunca hep bunu talep etmiş ve nasib olmaz diye de hep gözyaşı dökmüştür. Hz. Ebu Bekr'in vefatından sonra bütün hutbeleri Hz. Ömer veriyordu. Ve bazan hutbelerinde bu inkisarını dile getiriyordu.
Ömer'in (ra) hutbeleri her biri kendi başına bir hâdise olacak çaptaydı. Hatta ümmetin allâmesi, ALLAH Rasûlünün "ALLAH'ım onu dinde fakih kıl ve ona te'vili öğret" diye dua ettiği Abdullah b. Abbas (ra), kendisi Mekke' de olsa ve Hz. Ömer'in Medine'de hutbe vereceğini duysa her işi bırakır ve o hutbeyi dinlemeye gelirdi. Zaten hutbelerinin çoğu dinleyenlerce yazıya geçiriliyordu ki, bugün elimizde Hz Ömer'in pek çok hutbesi bulunmaktadır. Ulemâ ve fakihler her biri kendine göre onun konuşmalarından not alır ve söylenenleri birer kanun ve birer prensip kabul ederlerdi.
İşte o hutbelerinden birinde önce peygamberliği anlattı. Efendimizi evsaf-ı âliyesiyle yâdetti. Sonra da tatlı bir reveransla ALLAH Rasûlünün mübarek merkadine döndü ve "Ey bu kabrin sahibi ne mutlu sana" dedi. Ardından sıddıkıyete geçti. O mevzûnun da ince bir tahlilini yaptı, sonra da Hz. Ebu Bekr'in kabrine dönerek ona da aynı edâ ve aynı tonda "Sana da ne mutlu ey şu kabrin sahibi" dedi. Sıra şehidliğe gelmişti. Onu da anlattı. Daha sonra da kendine döndü: 'Nerede şehidlik nerede sen Ya Ömer!" dedi. Ancak bu işin havf tarafıydı. Bir de recâ tarafı olmalıydı. İşte bu (mülâhaza) ile de şunları söylüyordu: Sana imân, nasib eden, seni hicretle şereflendiren ALLAH; ümidini kesme, sana şehidliği de lutfeder...
Evet, biz de kendi nâmımıza isteyebiliriz. Çünkü Cenâb-ı Hakk engin keremiyle verirken, liyakata değil ihtiyaca bakar. Biz muhtaç olduğumuzu O'nun dergahının kapısını çalarak gösterdikten sonra, O'nun, hiç kimseyi kapısından geri çevirdiği görülmüş müdür? Elbette bize de istediğimizi verecektir...
Evet, Hz. Ömer iştiyakla şehidliği talep etti. Cenâb-ı Hakk'da ona bunu en yüksek şekliyle nasib buyurdu. Bir İran'lı ateşgedenin eliyle şehid oldu.
Vakit sabah namazıydı. Ömer mihrabta bulunuyordu. Ve tam secdeye varmıştı ki, hain bir hançer sînesine saplandı. Şimdi bütün bu merhaleleri tablolaştırmaya çalışalım.
Evvela, çok şiddetli bir talep ve arzu, sonra bir namaz ki, o, Hz. Ömer'in namazıdır: Çok kere, hıçkırıklara boğulduğundan okuduğu duyulmaz olurdu. Ayaklarının bağı çözülüp namazda yıkıldığı da az değildi. Ve işte böyle bir namazın bir de secdesini düşünün. Kulun ALLAH'a en yakın olduğu; ve Rabbisine yaklaşmasının son sınırına vardığı bir ânı tahayyül etmeye çalışın. Bütün şartların tamamlandığı ve bir insanın en yükseğe çıkması için gerekli olan bütün sebeplerin toplandığı bu anda, bir hançer darbesi onun, şehidliği zirvede yakalamasına yetiyordu. Cenâb-ı Hakk "Secde et ve yaklaş" demişti. Ömer secde etmiş ve peygamber olmayan bir insanın ne kadar yaklaşması mümkünse o kadar yaklaşmıştı. Bunun bir adım ötesinde Peygamberlik başlıyordu. Aslında buna işaret eden de yine ALLAH Rasûlüydü: "Benden sonra peygamber gelecek olsaydı Ömer olurdu" sözleri bu kutsî kuşağa işaret olsa gerek.
Hz. Ömer'in ihrâz ettiği bu son makamın altından başlayarak aşağıya doğru inen daha pek çok şehidlik mertebeleri vardır ki, Bedirde şehid düşenler, Uhud'da şehid olanlar, Mûte'de Rabbe kavuşanlar ve Çanakkale'den Trablusgarb'a, oradan Afganistan'da Moskofa karşı kavga verirken şehid düşen Mücahitlere ve nihayet günümüzde hâlâ devam eden Filistinli müslümanların zalim yuhudiye karşı savaşırken ölen şehidlerine kadar birer birer hepsini bu derecelerden birine dahil edebiliriz.
Diğer taraftan, Dört Büyük Halife'den Hz. Osman ve Hz. Ali de şehid olmuştur. Birisi Kur'ân okurken, diğeri ise Mescid'e giderken. Aralarındaki farkı, içinde bulundukları son durumla da değerlendirmek mümkündür. Bir bakıma Hz. Ebu Bekir'de şehid olmuştur; derler ki: Hayber'de aldığı zehir tedricen vücuduna dağılmış ve ondan dolayı vefat etmiştir. Hem ona ne gerek var; o hassas ve incelerden ince insan, ALLAH Rasûlünün ayrılığına daha fazla tahammül edemedi, ayrılık ateşi onu yedi bitirdi. Bu yönüyle de o şehidlik mertebesini elde etti. Ancak onun zirve noktası sıddıkıyetiydi. Nitekim Hz. Ali de kendi husûsi durumu itibariyle kimsenin onunla boy ölçüşemeyeceği kadar büyüktü. Ehl-i Beyt'i, O temsil ediyordu ve bu husûsi fazilette Hz. Ali hepsinden büyüktü. Fakat umûmî fazilet söz konusu olunca birincilik Hz. Ebu Bekr'e, ikincilik de Hz. Ömer'e aitti.
Şehid'in şehidlere, sıddıkın de sıddıklara el uzatıp şefaat edeceğine dair mevsuk birşey bilmemekle beraber kalbime yatan odur ki böyle olmalıdır. Daha sonra da onlar kendi yakınlarına ve tanıdıklarına el uzatacaklardır. Her iki mertebeyi elinde tutanlara ise, ümit edilir ki, el uzatan, doğrudan doğruya Rasûlü Ekrem aleyhisselâm olsun!
Bu mertebelere dair esrara gelince, onları anlatmak benim iktidarımın dışındadır. Zira o mertebenin zirvesini yakalayanlar, ne benim anlatabileceğim, ne de başkasının anlayabileceği insanlardır!.
Sıddıkiyetin her mertebesi şehidliğin her mertebesinden üstün değildir. Üstünlük en uç noktalara aittir. Çünkü bunlardan birincisi Hz. Ebu Bekir olmak, diğeri ise Hz. Ömer olmak, demektir.
Burada yanlış anlamaya meydan vermemek için söyle bir tavzîh de yarar görüyoruz. Hz. Ebu Bekir bizim anlayışımıza göre hem şehiddir, hem de sıddıktır; fakat şehidlik bakımından üstünlük Hz. Ömer'e, sıddıkıyet bakımından büyüklük ise Hz. Ebu Bekir'e aittir. Aynı şekilde Hz. Ömer'de hem sıddıktır, hem de şehiddir. Ancak sıddıkıyeti Hz. Ebu Bekr'den geri, şehidliği ise ileridir. Mutlak fazîlete gelince onu yukarıda da söyledik; Hz. Ebu Bekir mutlak fazilette, Nebilerden sonra zirve insandır.
Logged

"Her arzu ettiğini yiyenlerin, ibadetlerinin tadını duyması mümkün değildir." (Süleyman Darani)
Yigit
Yeni Üye
*
Avatar Yok

Offline Offline
Üye No: 1453
Nerden:
Mesaj Sayısı: 57
Durumum:
« Yanıtla #1 : Ekim 02, 2008, 12:14:39 »

konu için    ancak başlıktaki sorunun cevabını konunun içerisinde tatmin edici şekilde bulamadım biraz daha açıklamam yapabilirmisiniz sıddıkiyet konusnda mesela ayetlerde geçen sıddık kelimesi bunun tasavvufi açıklaması ve hz ebu bekrin bunlara göre hali ahvali ?
Logged
Sayfa: [1]   
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Site Map | Arşiv | Wap | Wap2 | Wap Forum | Rss
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.4 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks
| Sitemap
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Sitemap
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 49, 50, 51, 52, 53, 54, 55, 56, 57, 58, 59, 60, 61, 62, 63, 64, 65, 66, 67, 68, 69, 70, 71, 72, 73, 74, 75, 76, 77, 78, 79, 80, 81, 82, 83, 84, 85, 86, 87, 88, 89, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 104, 105, 106, 107, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 123, 124, 125, 126, 127, 128, 129, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 150