Fetavay-i Hindiyye Namaz 1.Bölüm
Tasavvuf, İslam, Dini Resimler, Şiir, Kıssadan Hisseler, Hikayeler | ismetiyye.com
Ocak 09, 2009, 03:55:49
12 Muharrem 1430 *
....................................Selamün aleyküm, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Son Konular Üyeler Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1] 2 3   
  Yazdır  
Gönderen Konu: Fetavay-i Hindiyye Namaz 1.Bölüm  (Okunma Sayısı 136 defa)
 
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
alem-i sağir
Demirbaş
*



Offline Offline
Üye No: 359
Nerden:
Mesaj Sayısı: 402
19 Mesajına Toplam
29 Kere Teşekkür Edildi
Durumum:
« : Ekim 31, 2008, 08:52:24 »

1- NAMAZ VAKİTLERİ
1- Sabah Namazının Vakti :
2- Öğle Namazının Vakti:
3- İkindi Namazının Vakti:
4- Akşam Namazının Vakti :
5- Yatsı Namazının Vakti :
Faziletli Vakitler :
Namaz Kılınması Caiz Olmayan Ve Mekruh Olan Vlkitler :
Kendisine Nafile Namaz Kılmanın Mekruh Olduğu Dokuz Vakit
2- EZAN VE KAMET.
Ezanın Sıfatları Ve Müezzinin Ahvali
Ezan Ve Kametin Kelimeleri, Özellikleri Ve Müezzine İcabet:
Müezzine İcabet Etmek.
3- NAMAZIN ŞARTLARI
Taharet Ve Setrü´l Avret
Kendisi İle Avret Mahalli Örtülebilecek Şeyler :
Dokuz Yerde Namaz Kılmak Mekruhtur :
İstikbâli Kıble (Namazda Kıbleye Dönmek)
Kâbede Kılınan Namazlar:
Namazda Nıyyet
Bilgi Durumları İtibariyle, Namaz Kılan Kimselerin Dereceleri
Farz mı. Nafile ini Kıldığını Bilmeyen Kimse:
4- NAMAZIN SIFATI
Namazın Farzları
I - Namazın Farzı :
Kıyam..
Kıraat
Rükû.
Secdeler.
Ka´deî Ahîre (Son Oturuş) :
Namazın Vacibleri
Namazın Sünnetleri:
Namazın Edebleri:
Namazın Keyfiyyetî (=Nâmaz Nasıl Kılınır?)
Kıraat
Zelletü´l Kârî (Namazda Kur´ân Okuyan Kimsenin Hata Etmesi)
5- İMAMET.
Cemâat
İmamete Kimin Daha Çok Hak Sahibi Olduğu.
Başkasına İmâm Olması Caiz Olan Ve Olmayan Kimseler
İktidânın Sıhhatine Manî Olan Ve Olmayan Hâller
İmâmın Ve İmâma Uyan Kimselerin Yerleri
İmâma Tabi Olunacak Ve Olunmayacak Yerler
Mesûk :
Lâhık :
İmamet Ve Cemaat Konusu İle İlgili Bazı Meseleler
6- NAMAZDA İKEN HADES VÂKİ OLMASI (=ABDESTİN BOZULMASI)
Binanın ( = Namazın Kalan Kısmım Tamamlamanın) Şartları
İstihlâf
Bu Konu İle İlgili Bazı Meseleler :
Namazı Bozan Bazı Haller :
7- NAMAZI BOZAN ŞEYLER VE NAMAZIN MEKRUHLARI :
Namazı Bozan Sözler :
Namazda Mekruh Olan Ve Mekruh Olmayan Şeyler
Namazın Mekruhları İle İlgili Bazı Mes´eleler
Mescidlerle İlgili Bazı ´Meseleler
8- VİTİR NAMAZI
9- NAFİLE NAMAZLAR..
Kuşluk Namazı :
Tahiyyetü’l Mescid:
Abdest Aldıktan Sonra Kılınan Nama:
İstihare Namazı:
Hacet Namazı:
Gece Namazı (=Teheccüt Namazı):
Teşbih Namazı
Nafile Namazlarla İlgili Bazı Meseleler
10- FARZ NAMAZA YETİŞME.
11- KAZAYA KALAN NAMAZLAR..
Bu Konu İle İlgili Muhtelif Mes´eleler
12- SEHiV SECDELERİ
Namazın Vacipleri
İmâmın Yanılması
Kaç Rek At Kılındığı Hakkında, İmâm İle Muktedî Arasında Çıkan İhtilaf Ve Şüphe
13- TİLAVET SECDELERİ
Şükür Secdesi


Logged

İnsan koca kafalı olmamalı hoca kafalı olmalı..
alem-i sağir Nickli Üyemize Teşekkür Eden Kullanıcı: yavuz selim (Aralık 16, 2008, 02:38:22)
alem-i sağir
Demirbaş
*



Offline Offline
Üye No: 359
Nerden:
Mesaj Sayısı: 402
19 Mesajına Toplam
29 Kere Teşekkür Edildi
Durumum:
« Yanıtla #1 : Ekim 31, 2008, 08:52:55 »

NAMAZ

Namaz, hükmolunmuş bir farzdır. Terkedilmesine la ruhsat yoktur. Namazın farzîyetini inkar eden, kafir olur. Hulâ-sâ´da da böyledir.

Farz olduğunu inkar etmeksizin, namazı kasden terk eden kimse, Öldürülmez. Ancak, tevbe edinceye kadar hapsolunur. Mec-mû´atü´l - Bahreyn´de de böyledir.

Bize (mezhebimize) göre, namazın farz olması, bir namaz kı­lacak kadar vaktin sonuna taalluk eder.

Bir kafir müslüman olsa, bir çocuk bulûğa erse, bir mecnûn (deli) ifâkat bulsa (iyileşse), hayızlı bir kadm temizlense, bu du­rumda eğer bir namaz kılacak kadar vakit var ise, bu kimselerin üzerine, namaz kılmak farz olur, Muhtârül - Fetâvâ´da da böyledir.

Bir ebe, namazla meşgul olunca, çocuğun öleceğinden korkarsa, o ebenin, namazı, vaktinden sonraya bırakması caiz olur.

Hırsız ve benzeri sebeplerle de, namaz geriye bırakılabilir. Hulâsa d a da böyledir.

Dinimizin temel direği olan NAMAZ´in, bütün açıklığı ve tafsilâtı ile anlatıldığı bu KÎTAB´ta 22 bab vardır : [1]



1- NAMAZ VAKİTLERİ


1- Sabah Namazının Vakti :


Sabah namazının vakti, subhu sâdıktan başlar. Subh-u Sâdık: Güneşin doğacağı vakte kadar, doğu ufkunda yayılan beyazlıktır. Sub-u kâzıb de : Ufukta, uzunlamasına başlayıp, sonra, arkasını karanlık takip eden beyazlıktır. Sabah namazının vaktinin girmesi hususunda, subh-u kâzîb´e itibar edilmez. Bununla, sabah namazı­nın vaktinin girmediği gibi, oruç tutacak kimsenin de, o anda, bir şey yiyip içmesi, haram olmaz. Kâfi´de de böyledir:

Âlimler, ikinci fecrin (subh-u sâdık´m) ne zaman doğma­ya başlıyacağı hususunda, görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Bazıları: «Doğu ufkundaki beyazlık, dağınık halde iken, ikinci fecir başlar.» dediler. Muhryt´te de böyledir.

Bazıları da : «Bu beyazlık dağıldığı zaman, ikinci fecir başlar» dediler. Âlimlerin ekserisi bu görüştedirler. Muhtârül - Fetâvâ´da da böyledir.

Oruçda ve yatsı namazının vaktinin sonu hususunda, ihti­yat olarak, birinci fecre itibar olunur. Namazda ise itibar, ikinci fecredir. Şerhi Vikâye´de de böyledir. [2]



2- Öğle Namazının Vakti:


Öğle namazının vakti, zeval vaktinden başlar ve bir şeyin göl­gesi, zeval vaktindeki gölgesinden başka iki misline vardığı zamana kadar devam eder. Kâfi´de de böyledir. Sahih olan budur. Serahsi´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Zeval : Her şahsın gölgesinin, doğu tarafına doğru düşme­ye başladığı vakittir. Kâfi´de de böyjledir.

Zeval Vaktini, doğru tesbit etmenin yolu şudur : Düz bir ağaç parçasını bir yere ,dikmeli.

Bu -durumda, gölgesinin boyu noksanlaşip kısaldıkça, güneş yük­seliyor demektir.

Gölgenin kısalması bitip, artmaya başladığı an, bilinir ki, gü­neş zevale ermiştir. Bu an, hadd-i irtafâ; yani güneşin en yüksek noktada bulunduğu andır.

Gölgenin uzamaya başladığı anda yani zeval vaktinde, yere dikmiş olduğumuz, düz ağaç parçasının ucuna, bir işaret koyalım, işaret koyduğumuz bu yerden, diktiğimiz şeye varana kadar olan mesafe, fey´i zeval (= zeval anındaki gölge) olur.

Güneş, batıya dönmüş olduğuna göre, diktiğimiz şeyin, doğu is­tikâmetine meyletmiş olan gölgesi, gittikçe artıp uzayacak demek­tir.

Diktiğimiz şeyin gölgesinin uzunluğu, fey´i zevalden o şe­yin zeval vaktindeki gölgesinden) başka, dikilen şeyin gölge­sinin iki katı oMuğu zaman, İmâm-ı A´zam Ebû Hanîfe (R.A.) ´ye göre, öğle namazının vakti çıkmış olur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böy­ledir. Doğru olan yol da, budur. Zahirîyye´de de böyledir.

«İhtiyata uyyun olan, öğle namazını gölgenin bir misli ol­masından önce kılmak, ikindi namazını ise, gölgenin, dikilen şeyin iki misli olmasından sonra kılmaktır. Böylece, bu iki namazın, tam vakitlerinde kılınmış olduklarına, kesin kanâat hasıl olmuş olur.» demişlerdir. [3]


3- İkindi Namazının Vakti:


İkindi namazının vakti, fey´i zevalden başka, gölgenin, iki misli olduğu zamandan başlar ve güneşin batmasına kadar devam eder. [4]



4- Akşam Namazının Vakti :


Akşam namazının vakti, güneşin batması ile başlar, şafağın kaybolmasına kadar devam eder.

Şafak : İmameyn´e göre, güneş battıktan sonra, batıda meyda­na gelen kızıllıktır. Fetva da bununla verilir.

Fakat, Vikaye Şerhi´nde ve Ebû Haııife CR.A.) nm kavlinde Şafak : Kızıllığın kaybolmasından sonra ortaya çıkan beyazlıktır. Kudûrî´de de böyledir.

İmâmeyn´in kavilleri, insanlar için daha ruhsatlıdır ve genişliktir.

İmâm-´ A´zam (RJV.)´ın kavli ise, ihtiyata daha muvafıktır.

Namaz hakkında aslolan, ondaki rüknün ve şartın sabit oldu­ğuna, mutlaka kalbin tam bir şekilde kanaat etmesidir. Nihâye´de bu husus, Şeyhul - İslâm´ın Möbsût´u üe el - Esrâr´dan nakledil­miştir. [5]



5- Yatsı Namazının Vakti :


Yatsı namazının ve vitir namazının vakti, batıdaki şafağın kay­bolması ile başlar; sabah namazının vaktine kadar devam eder. Kâ-fî´de de böyledir.

Vitir namazı, yatsı namazından önce kılınmaz. Çünkü bu­rada, tertîb vacibtir. Burada, vitir namazınm, yatsı namazından ön­ce kılmmaması, vitir namazının bir vaktinin olmaması demek de­ğildir. Burada tertib, vacib olduğu için böyle denilmiştir.

Hatta, bir kimse unutarak, vitir namazını yatsı namazından ön­ce kılmış olsa veya her ikisini de kılsa da, sonradan yatsı namazının, herhangi bir sebeble sahih ve makbul olarak kılınmış ol­madığı ortaya çıksa, bu kimsenin vitir namazı sahih olur. Sadece, yatsı namazını yeniden kılması gerekir. Bu görüş, Ebû Hanîfe (R. A.)´ye aittir. Ve O´na göre : Unutmak ve benzeri diğer özürlerle, burada tertib sakıt olur.

Bir kimse için, yatsı ve vitir namazlarının vakti girmese, şöyleki : Bir memlekette, batıdan şafak batar batmaz fecir doğu­yor veya batıdan şafak kaybolmadan sabah oluyorsa, böyle bir memlekette yaşayanlara, yatsı w vitir namazları vâcib olmaz. Tebyîn´de de böyledir. [6]



Faziletli Vakitler :


Sabah namazını bir miktarte´hir etmek müstehabtır. Ancak, güneşin, doğup doğmadığında tereddüt hasıl olacak kadar da, te´hir edilmez.

O Fakat, sabah namazı, ortalığın tamamen ışımasına kadar te´hir edilir. Şoyleki : Bir kimse, kıldığı namazın bozulması halinde, onu yeniden müstehab bir kıraatle okuyup kılabileceği bir zaman kalıncaya kadar te´hir eder. Tebyîn´de de böyledir,

Bu durum, yalnız hacılar için Müzdelife´de bayram sabahı hariç, bütün zamanlarda böyledir.

Müzdelife´de ise, bayram sabahı sabah namazını, sabahın ka­ranlığında kılmak efdal´dir. Muhıyt´te de böyledir.

Yazın, Öğle namazını geciktirmek, kışın ise acele etmek müstehabtır. Kâfi´de de böyledir. Yalnız kılınması veya cemaatle kı­lınması hâllerinde de hüküm aynıdır. Şerhü´I - Mecmuada da böy­ledir.

İkindi namazım, her zaman, güneşin teğayyür etmediği ya­ni sararmaya başlamadığı vakte kadar te´hir etmek, müstehabtır.

Tegayyürde itibar, güneşin tegayyürünedir; yoksa ışığının te-gayyürüne değil.... Güneşin teğayyür (= değişmesi) edip sararma­sı : Bakıldığı zaman göze hararet vermemesi, gözü yakıp kamaştır-mamasıdır. Böyle değilse, güneş teğayyür etmemiş sayılır. Kâfî´de de böyledir. Sahih olan da budur.

İkindi namazını kumaya, güneşin tegayyüründen Önce baş­layıp, teğayyür vaktine kadar uzatmak, mekruh değildir. Gâyetü´l -Beyân´dan naklen Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Akşam namazını, her zaman, vakti girer girmez kılmak, müstehabtır. Kâfi´de de böyledir.

Yatsı namazını, gecenin üçte birine kadar; vitir namazını ise, gecenin sonuna kadar, te´hir etmek müstehabtır. Bu durum, kesinlikle uyanabilecek olan, bu husustaki sağlam kimseler içindir. Uyanması kesin olmayanlar, vitir namazını da yatmadan kılarlar. Tebyîn´de, de böyledir,

Bir kimse, bulutlu günlerde : Sabah namazım, sanki hava acıkmış gibi, tam aydınlıkta kılar.

Öğle namazım, zevalden önce kılmış olmamak için tehir eder.

İkindi namazında da, kerahat vaktinin girmesinden emin ol­mak için, acele eder.

Akşam namazım, güneşin batmasından önce kılmak ihtimalin­den sakınarak, biraz geciktirir.

Yatsı namazında ise, yağmur, kar ve sair şeylerin engelleme­mesi için acele eder. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Bulutlu günler için söylediğimiz şeyler, yaz - kış, bütün za­manlar için geçerlidir.

Seferde olsun, hazerd£ olsun veya herhangi bir özür bu­lunsun, hiç bir zaman ve vakitte, iki namazın arasını cem´ etmek (yani bir vakitte, iki vaktin namazını kılmak) caiz değildir!

Ancak» Arafat´da arefe günü öğle ile, ikindiyi cem´ etmekle, MüzdeKfe´de aksam ile yatsıyı cem´ etmek, bu kaidenin dışındadır. [7]


Logged

İnsan koca kafalı olmamalı hoca kafalı olmalı..
alem-i sağir
Demirbaş
*



Offline Offline
Üye No: 359
Nerden:
Mesaj Sayısı: 402
19 Mesajına Toplam
29 Kere Teşekkür Edildi
Durumum:
« Yanıtla #2 : Ekim 31, 2008, 08:53:36 »

Namaz Kılınması Caiz Olmayan Ve Mekruh Olan Vlkitler :

Şu üç vakitte, farz namazları ile cenaze namazını kılmak ve ti´âvet secdesi yapmak, caiz değildir :

1- Güneş doğup yükselene kadar,

2- Güneş, tam tepe noktasında olduğu zaman, meyledene kadar,

3- Güneşin, kızarmaya başlamasından batışına kadar. Fakat, o günün ikindi namazı, bu kaideden müstesnadır. Onun edası, gü­neş batarken de caizdir. Kâdîhân´da da böyledir.

Şeyhü´I - İmâm Ebû Bekr Muhammed bin Fadl : «İnsan güneşi gördüğü müddetçe, işte o tulu´dadır.» demiştir. Hulâsa´da da böyledir.

Bu, cenaze namazının ve tilâvet secdesinin mubah olan va­kitte yerine getirilmeyip de, tehir edilmiş bulunduğu zamandır. As­lında, vaktinde edâ edilmeleri mümkünken, bunları teTıir etmek, katiyyen caiz değildir.

Ancak, cenaze namazını bu vakitlerde kılmak vacib ise ve o vakitlerde de kılınmış ise, bu da caizdir. Çünkü o, vacib olduğun­dan, nakıs olarak kılınmış olur. Sirâcü´I - Vehhâc´da da böyledir.

Fakat, efdal olan, tilâvet secdesini geriye bırakmaktır. Cenaze namazının geciktirilmesi ise, mekruhtur. Tebyîn´de de böyledir.

Kerahat vaktinde, vaktinde kılınmayan farz ve vitir gibi vacib namazların kaza edilmeleri de caiz olmaz. Müstesfâ´da ve Kâ-fî´de de böyledir.

Kerahat vakitlerinde, nafile namazları kılmak-caizdir, fa­kat mekruhtur. Kâfî´de ve Tahâvî Şerhi´nde de böyledir.

Bir kimse, güneş doğarken veya batarken, nafile namaza başla­mış olsa da, namazda iken kahkaha ile gülse, abdesti bozulmuş olur. Fakat, o gönün ikindi namazını kılmakta olan kimse, böyle bir sev yapmış olsa, abdesti bozulmaz. Çünkü, farz bir namazı kaza ederken kahkaha ile gülen kimsenin bu mekruh vakitte abdesti bozulmaz. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Mekruh olan vakitlerin haricinde, namazda kahkaha ile gü­len kimse, hemen, namazı bırakır ve yeniden abdest alır ve kılmak­ta olduğu namazı da yeniden kılar. Zahirü´r - Rivâyede : «Şayet o namazı, o halde tamamlamış olsa, başlamış olmasından, dolayı, ken­disi yapması gereken şeyi yapmış ve borçtan kurtulmuş olur.» de­nilmiştir. Fethü´l - Kadîr´de de böyledir.

Fakat, bu kimse, gerçekten kötü bir iş yapmış olur. Ancak, abdesti ve namazı yenilemek gibi bir şey, o adama lazım gelmez. Tahâvî Şerhi´nde de böyledir.

Bir kimse, nafile bir namazı, kerahat vakitlerinin birinde kaza eylese, namazı caiz olur; fakat bu, günahtır. Serahsî´nin Mu-hıyt´inde de böyledir.

Mekruh bir vakitte, namaz kılmayı adamış olan bir kimse, adadığı namazı, o kerahat vaktinde kılsa, sahih olur; fakat, kendisi günahkar olur. Bu şahıs için uygun olan, o namazı, mekruh olma­yan bir vakitte kılmaktır. Bahrü´r - Râık´ta da böyledir.

Bir kimse, zaman belirtmeden veya mekruh vakitlerin dı­şında kılmak üzere, namaz nezretmiş (adamış) olsa, bu namazı, mekruh vakitlerin birinde kılması, asla caiz olmaz. Evceh olan da. budur. Şerh-i Münyetü´l - Musallî li - Eımîril - Hacc´da da böyledir.

Dokuz vakitte de, farzlar kıhnabilir, fakat nafileler kılın­mazlar. Nihâye´de ve Kifâye´de de böyledir,

Bu vakitlerde, farz namazlarının kazası, cenaze namazı ve tilavet secdesi de caiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir. [8]



Kendisine Nafile Namaz Kılmanın Mekruh Olduğu Dokuz Vakit :


1- Fecrin doğuşundan itibaren,sabahnamazının kılındığı vakitten önceye kadarolan vakit. Nihâye´de ve Kifâye´de de böyle­dir.

Bu vakitte, sabah namazından başka, nafile bir namaz kıl­mak mekruhtur.

Bir kimse, gecenin sonunda, nafile bir namaz kılmaya baş­lamış olsa ve bir rek´at kılınca da fecir doğsa, o namazı tamamla­ması efdal olur. Çünkü, bu nafileye fecirden sonra başlamış değil­dir; bunu kasden yapmamıştır ve bu namazı, sabah namazının sün­neti niyyeti ile kılmamaktadır. Esahh olan da budur. Tebyîn´de de böyledir.

Bu durumda, bir kimse, dört rek´atli bir nafile kılmaya başlamış olsa da, bunun iki rek´ati fecrin tulüundan sonraya kal­mış olsa; fecrin doğuşundan sonra kıldığı bu iki rek´at, sabah na­mazının sünneti yerine geçer. Muhtar olan da budur. Hızânetü´I -Fetâvâ´da da böyledir.

2 - Nafile namaz kılınmayan, dokuz vakitten birisi de : Sa­bah namazını kıldıktan sonra, güneşin doğacağı vakte kadar olan zamandır. Nihâye´de de, KSfâye´de de böyledir.

Bir kimse, sabah namazının sünnetini ifsâd etmiş olsa da, farzından sonra kaza etse, bu namazı caiz olmaz. Serahsî´nin Mu-hıyt´inde de böyledir.

3- İkindi namazını kıldıktan sonra, güneşin battığı zamana kadar geçecek olan vakitte de, nafile namaz kılınmaz. Nlhâye´de de Kifâye´de de böyledir,

Müstenab bir vakitte, nafile bir namaz kılmaya başlamış olan kimse, o namazı ifsad etse ve ikindi namazından sonra, güneş­in gurubundan önce bu namazı kaza etmiş olsa, bu caiz olmaz. Se­rahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

4- Güneş battıktan sonra, akşam namazını kılmadan önce de, nafile namaz kılınmaz. Ayrıca :

5- Cüm´a namazı kılınacağı zaman,

6- Cum´a hutbesi okunacağı zaman,

7- Bayram namazlarının hutbeleri okunacağı zaman,

8- Küsûf namazında, hutbe okunacağı zaman,

9- îstiskâ namazında, hutbe okunacağı zaman da nafile na­maz kılınmaz. Nlhâye´de de, Kifâye´de de böyledir.

Bunlardan başka :

Hac hutbesi ve nikah hutbesi vaktinde de, nafile namaz kılmak mekruhtur. Emûrü I - Hâcc´ın MÜnye ŞerM´nde de böyledir.

Cum´a günü, imâmın hutbeye çıktığı vakitte, nafile kılmak mekruhtur. Münyetü´l - MusalH´de de böyledir.

Bir kimse, cum´adân önce, dört rek´at namaz kılmaya baş­lasa ve sonra da imâm hutbe için minbere çıksa, namazını tamam­lar. Sahih olan da budur. İmâm Sedrut Ecl Şeh´dül Üstâz Hüsa-meddîn de bu görüşe meyletmiştir. Zahiriyye´de de böyledir.

Namaz için kamet getirildiği zaman, sabah namazının sün­neti hariç, nafile bir namaz kılmak (kılmaya başlamak) mekruhtur. Bayram namazından, Önce ve, sonra, nafile namaz kılmak mekruhtur. Yalnız, bayram namazından sonra, evde camide de­ğil nafile namaz kılmak mekruh değildir.

Arafatta ve Müzdelife´de, cem´ edilen iki namaz arasında, nafile namaz kılmak mekruhtur. Bahru´r - Râık´ta da böyledir.

Farz namazların vakti darlaştığı vakit, o vaktin farzından başka, kılınacak bütün namazlar mekruh olur. Emîrul - Hac-c´ın Münyetü´l - MusaUî Şerhi´nde de böyledir.

Büyük veya küçük abdesti sıkışmış olan kimsenin o vak­tin namazım, sıkışık halinde kılması da mekruhtur.

Nefis çektiği zaman, yemek hazır iken, namaz kılmak da mekruhtur.

Kalp insanı, namazın huşûundan geri bırakacak şekilde bir şeyle meşgul iken, o meşguliyetle, namaz kıHmak da mekruhtur.Yattı namazmu. edâsım, gece yansmdan sonraya bırak-mak da mekruhtur. [9]


Logged

İnsan koca kafalı olmamalı hoca kafalı olmalı..
alem-i sağir
Demirbaş
*



Offline Offline
Üye No: 359
Nerden:
Mesaj Sayısı: 402
19 Mesajına Toplam
29 Kere Teşekkür Edildi
Durumum:
« Yanıtla #3 : Ekim 31, 2008, 08:54:00 »

2- EZAN VE KAMET

Ezanın Sıfatları Ve Müezzinin Ahvali


Cemaat ile kılman beş vakit namazın, edası için ezan, sün­nettir. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

«Ezan vacibtir.» diyenler de olmuştur. Fakat, sahih olan ise, gerçekten ezanın, sünnetli müekkede oluşudur. KâK´de de böy­ledir. Bütün meşâyih, bu görüştedir. Muhıyt´te de böyledir.

Yalnız, farzlar için okunmakta olan kamet de sünnettir. Bahru´r - Râık´ta da böyledir.

Ezan ve kamet, beş vakit namazın ve cuma´nm sünnetidir. Bunların dışında kalan, sünnet, vitir, nafile, teravih ve bayram na­mazları gibi namazlar için, ezan ve kamet sünnet değildir. Muhıyt´­te de böyledir.

Keza, nezredilmiş namazlar, cenaze namazı, istiska, kuş­luk, korku, kiisûf ve hüsûf namazları için de ezan okunmaz. Aynî´de de böyledir.

Kadınlar, namaz için ezan okumazlar ve kamet getirmez­ler. Bunlar, kendi aralarında cemaatle namaz kılsalar bile, ezan okumazlar ve kamet getirmezler. Fakat, bunlar namazlarını ezanlı ve kametli olprak kılarlarsa, gerçi namazları caiz olur, amma on­lar, günahkâr olurlar, Hulâsa´da da böyledir.

Köleler de, namazlarını ezansız ve kametsiz olarak kılar­lar.

Seferinin veya mukimin, evlerinde ezan okumaları ise, meilduptur. Tebym´de de böyledir.

Sabah ezanı hariç, vaktinden önce ezan okumak, bil-ittifak caiz değildir.

İmâmı A´zam Ebû Hanîfe (R.A.) ve İmâm Muhammed (RjU´e göre, sabah ezanı da böyledir. Ve eğer, Önce okunursa, vaktinde, ye­niden okumak gerekir. Fetva da bunun üzerinedir, Huccet´ten nak­len, Tatarhâı%ye´de de böyledir.

Vakitten önce, kamet getirmek de, bil-icmâ´, caiz değildir. Muhıyt´te de böyledir.

İmâm, müezzinin kametinden bir müddet sonra gelir, ve­ya kametten sonra sabah namazının sünnetini kılarsa, yeniden ka­met getirilmesi icab eder. Gunye´de de böyledir.

Ezan okumaya ehil olabilmek için, namazların vaktini ve kıblenin cihetini bilmek gerekir. Kâdihân´da da böyledir.

Müezzinin, erkek, akıllı, salih, muttaki, sünneti bilen bit­kisi olması, daha uygun olur, Nihâye´de de böyledir.

Müezzinin, mehâbetli, insanların hallerini araştırıp göze­terek, cemaatten geri kalanları, (yeni namaza gelmeyenleri) bu hallerinden men edici olması, onun için en uygun haldir.

Müezzin, ezan okuma görevinde devamı elden bırakmayan, oku­duğu ezana inanan ve sevabını ALLAH´tan bekliyen bir şahıs olmalı­dır. NehruH - Fâık´ta da böyledir.

En güzeli de, namazda imâm olmaktır. Dİrâye´-de de böyledir.

Efdal olan, müezzinin, mukim olmasıdır. Kâfi´de de böy­ledir.

Bir kimse, ezan okusa da, başka bir kimse de kamet getir­se, ezan okuyan kimse - o esnaca, orada yoksa, bu durum, ke-rahatsiz olarak caiz olur.

Fakat, ezan okuyan, orada hazır bulunur ve başkasının ka­met getirmesinden hoşnut olmaz ise, başkasının kamet etmesi, mek­ruh olur.

Ezan okuyan kimse, başka bir kimsenin kamet getirmesine ra­zı olursa, bu durumda, başkasının kamet getirmesi, bize göre mek­ruh olmaz. Muhıyt´te de böyledir.

Akıllı olan çocuğun ezanı, zâhiru´r rivâyeye göre, kerahat-siz olarak sahihtir. Fakat, bulûğa ermiş kimsenin okuması, daha evladır.

Akıllı olmayan çocuğun ezan okuması sahih değildir. Oku­muş olsa bile, başkası tarafından tekrar okunur. Meçnûn´un, (delinin) hakkındaki hüküm de böyledir. Kâffde de böyledir.

Sarhoşun ezanı mekruhları; iadesi müstehabdır. Tebyîn´dc de böyledir.

Kadının ezan okuması mekruhtur, iadesi ise, menduhtur. Kâfirde de böyledir.

Fasıkın, (ilahî emirlere muhalefet" eden, günahkârın) ezan okuması, mekruhtur. Ancak; ezan okumuşsa, bu iade edilmez. Zehıy-re´de de böyledir

Cünübün e£am ve ikameti, rivayetlerin ittifakiyle, mek­ruhtur. Eşbah olan, onun okuduğu´ ezanm da, ikametin de, iade edilmesidir.

Abdesti olmayanın ezan. okuması, rivayet-i zâhiriyye´ye gö­re, mekruh değildir. Sahih olan da budur. İkamet getirmesi ise, mekruhtur. Fakat, ikamet getirmişse iade olunmaz. Serahsi´riln Muhıyt´inde de böyledir.

Müezzin, ezan okuduktan sonra, irtidâdetse (İslam´dan çık­sa) , okuduğu ezan iade olunmaz. Fakat, iade edilmiş olursa, bu da­ha efdaldir. Sirâcül - Vehhâc´da da böyledir.

Müezzin, ezan okurken dinden çıksa, evla olan, ezam baş­tan başlıyarak bir başkasının okumasidır. Fakat, başkası yeniden başlayıp ezanı okumaz da, mürted, devam edip ezanı tamamlarsa, bu da caiz olur. Kâdihân´da da böyledir.

Ezanı oturarak okumak mekruhtur.

Bir kimsenin, yalnız başına kılacağı namaz için, oturarak ezan okumasında ise, bir beis yoktur.

Misafirin, (yolcunun) binili olduğu halde ezan okunîası, mekruh olmaz. Kamet içinse, bineğinden iner. Fakat, inmeden ka­met yapsa, bu da caiz olur. Muhiyt´te de böyledir.

Kıbleye dönmemiş bile olsa, misafirin (yolcunun) ezan okumaya, bineğinin üzerinde başlaması caiz olur. Kâdîhan´da da, Hulâsa´da da böyledir.

Hazerde iken (yolcu değilken), binek üzerinde ezan oku­mak mekruhtur. Zahfirü´r -rivâye´de böyledir. Serahsî´nin Muhıyt´-inde de böyledir. Fakat, ezan bu şekilde okunmuş olursa, iadesi ge­rekmez.

Kölenin, köylünün, çöl ehlinin, veled-i zinanın, kör´ün ezan okumaları caizdir.

Bir kimseye, bazı namaz vakitlerinde ezan okuması için izin verilse de, bazı vakitlerde ezan okuması için izin verihnese, o kimsenin okumuş olduğu ezanların hiç birinde kerahat yoktur. Fa­kat, izin verilmemiş vakitlerde, ezanı, başkasının okuması daha ev­ladır. Muhiyt´te de böyledir.

Kör bir kimse ile, beş vakit namazın vakitlerini bilen bir kimse, beraber bulunduğu müddetçe, kör kimsenin okuduğu ezan­la, gören kimsenin okuduğu ezan müsavidir. Nihâye´de de böyledir.

Farz namazları, ezansız ve ikametsiz olarak, mescitte ce­maatle kılmak mekruhtur. Fetâvâyi Kâdîhan´da da böyledir.

Şehirde oturanların mahallelerinde, ezan okunuyor, kamet ediliyorsa, ister yalnız olsun, ister cemaatle olsun, ezansız ve ka-metsiz namaz kılmalarında, bir kerahat yoktur. Tebyîtı´de de böyle­dir. Fakat :

Efdal olan, bunların namazlarını ezan ve kametle kılmala­rıdır. Timurtâşiye´de de böyledir.

Şehirli bir kimsenin, oturduğu mahallesinde ezan okun-mazse:, o kimsenin, ezanı ve kameti terketmesi mekruh olur. Şayet, yalnız ezanı terk etmiş olursa mekruh olmaz. Mııhıyt´te de böyledir. Fakat :

Bu kimse, kameti terk ederse, mekruh olur. Timurtaşî´de de böyledir.

Misafirin, (yolcunun) eğer yalnız ise, ezanı da, kameti de terk etmesi mekmh.olur. Mebsût´ta da böyledir.

Misafirin, sadece kameti terk etmiş olması caizdir, fakat mekruhtur. Tehâvî Şerhinde de böyledir.

Misafirin, bu durumda, hem ezan okuması, hem de kamet getirmesi en iyisidir,

Keza, kamet getirmiş ve fakat ezan okumamış oba, sefe-rî için, bu da caizdir. Mebsût´ta da böyledir,

Bir kimse, evinde veya köyünde namaz kılmış olsa, eğer kö­yünde mescid var da, orada ezan okunup, kamet getiriliyorsa, bu durumda, bu adam hakkındaki hüküm, şehirde, evinde namaz kılanın hükmü gibidir. Şemnî´de de böyledir.

Bir kimse, yakm olan, bağ, bahçe veya arazisinde bulunursa köyünün veya beldesinin ezanı ile iktifa eder. Fakat, bulunduğu yer, köy veya şehre uzaksa., oraların ezanı i]e yetinmeyip, kendisinin ezan okuması gerekir.

Burada, yakınlığın sınırı, okunan ezanın, o şahsa, bulun­duğu yerde durulmasıdır. Muhtâru´l - Fetâvâ´da da böyledir.

Fakat, bu durumda olan kimselerin bile, ezan okumaları da­ha iyidir. Hulâsa´da böyledir.

Yabanda, cemaatle namaz kılan kimseler, ezanı terkeder-Ierse/ou mekruh olmaz; fakat, kameti terketmeleri mekruh olur.Fe-tevâ^i Kâdîhan´da da böyledir.

Ezan okunan ve kamet getirilen mescit ehlinin, aynı vaktin ezan ve kametini lekrar etmeleri mekruhtur.

Bir mescid ehli, kamet getirerek cemaatle namaz kılmış olsa, sonra da, müezzin ve imâm içeri girerek başka bir cemaatle namaz kılmaları mekruh olmaz; fakat önce kılanların namazları, mekruh olur. Muzmarât´ta da böyledir."

Şayet, o mescitte, ehlinden (cemaatinden) başkaları, cema­atle namaz kılmışlar ise, mescid ehlinin, cemaatle tekrar namaz kıl­maları, mekruh değildir. Serahsînin Muhıyt´inde de böyledir.

Mescid ehlinin bir kısım cemaati, kimse duymasın diye mescidin içinde gizlice ezan okudukları zaman, sonra aynı mescid ehlinden diğer bir topluluk gelerek, önceki topluluğun ne yaptık­larını bilmeden— açıktan ezan okurlarda, sonradan da evvelki top­luluğun gizlice ezan okuyarak cemaatle namaz kıldıklarını öğrenir­lerse, bu durumda, birinci cemaate itibar edilmez. Fetâvâyi Kâdi-hân´ın «Ezan» bölümünde de böyledir.

Bir mescidin, belli bir imâmı ve müezzini olmayıp insanlar, o mescidde, bölük bölük, fevc fevc namaz kılıyorlarsa, efdal olan her topluluğun, ezan okuyup, kamet getirerek namaz kılmasıdır. Kâ-dihân´da da böyledir.

Bir topluluk, mescitte cemaatle kaldıkları namazın fesada gittiğini anlasalar bile, o namazı, o mescidde yeniden kılarlar. Fa­kat, ezanı ve kameti yenilemezler.

Fakat, bu namazı,,vakit çıktıktan sonra, o mescidin dışında kılsalar, yeniden ezan okuyup, kamet getirirler. Zâhidî´de de böy­ledir.

Bir kimse, kazaya kalmış bir namazını kılarken, yalnız olsun, cemaatle olsun ezan okur ve kamet getirir. Muhıyt´te de böyledir.

Bir kimse, bir çok namazını geçirip, kazaya bırakmış olsa, bunları da peşpeşe kılacak olsa, ilk kılacağı namaz için, hem ezan okur hem de kamet eder. Diğerleri için de, isterse, hem ezan okur hem de kamet eder, isterse, sadece kamet etmekle yetinir. Hidâye´de de böyledir.

Kaza da edanın sünneti üzere olsun diye, her namaz için ezan okur ve kamet eylerse daha güzel olur. Kâfî´de de böyledir.

Adamın bu şekilde serbest olması, kazaya kalmış olan na­mazları, ancak, bir mecliste ve aynı yende kıldığı vakittir. Fakat, bu kaza namazlarını ayrı ayrı yerlerde ve ayrı ayrı vakitlerde kılacak olan kimsenin her namaz için hem ezan okuması ve hem de kamet getirmesi şarttır. Bahru´r - Râık´ta da böyledir.

Bize göre, mazbut olan, gerçekten, kılman farzın, edası ol­sun, kazası olsun; o farz için, ezan okumak ve kamet getirmektir. O farzı, yalnız kılması ile cemaatle kılması da, bu hükümde müsa­vidir.

Yalnız, cuma günü şehirde cum´ayı değil de öğle na­mazını kılacak olanların, ezan okumaları ve kamet getirmeleri mek­ruh olur. Tebyîıı´de de böyledir.

\rafat ve Müzdelife´de bir arada kılınan namazlarda, Önce kılman için hem ezan okunur ve hem de kamet getirilir; ikinci na­maz içinse; ezan okunmaz.

Ezan ev en veya kamet getirirken, müezzine baygınlık gelse veya ölmüş . -.a, bu vazifeleri başkası yapar.

Şayet, müezzinin ezan okurken veya kamet getirirken ab-desti bozulmuş olur ve o, abdest almaya giderse, ezan ve kameti, ya başkası okur veyahut da dönüp kendisi devam eder. Fetâvâyi KâdShân´da da böyledir,

Bilginlerimizin çoğu: «Ezan esnasında veya kamet yaparken abdesti bozula ı müezzinin, onları tamamlaması, sonra da, gidip abdestini alması evladı demişlerdir. Muhıyt´te de böyledir.

Müezzin ezanda veya kamet okumaktan aciz kalsa, orada da kendisine, kaldığı yeri hatırlatıp telkin edecek kimse bur hınmasa, bu işi başkasının tamamlaması gerekir.

Keza, müezzinin, ezan ve kamet esnasında, dilinin tutulması halinde de, ezan ve kameti başkası tamamlar. Fetâvâyi Kâdîhan´da da böyledir.

Müezzin, ezan okurken fazlaca, yani fasıla sayılacak ka­dar duraklarsa, ezanı yeniden okur. Fakat, boğazını temizleme veya öksürme gibi az bir zaman duraklamışsa, ezanı yenilemez. Tatar-îıâniyye´de de böyledir.

Ezan okurken, özürsüz olarak boğaz temizlemek ve tenah-nuh etmek (Öksürük gibi yapmak) mehruktur. Bu şeylerin bir Özür­den dolayı yapılmasında ise, beis yoktur. Sirâcü´l - Vehhâc´da da böyledir.

Ezan okurken ve kamet getirirken, verilen selâma mukabe­le etmek mekruhtur. Ezan ve kamet bittikten sonra da, önce ve­rilmiş olan bu selama, mukabelede bulunmak icâb etmez. Sahih olan dâ budur. Zâhidi´de de böyledir.

Müezzinin, ezan okurken veya kamet getirirken, konuşması veya yürümesi uygun olmaz.

Müezzin kamet getirdiği esnada.

(fcad kâmeti´s - saîah)´a vardığı zaman serbestin Dilerse, kametini olduğu yerde tamamlar; dilerse namaz kılacağı yere giderken ta­mamlar. Fetâvâyü Kâdtiıân´da da böyledir. Muhıyt´te de böyledir. [10]


Logged

İnsan koca kafalı olmamalı hoca kafalı olmalı..
alem-i sağir
Demirbaş
*



Offline Offline
Üye No: 359
Nerden:
Mesaj Sayısı: 402
19 Mesajına Toplam
29 Kere Teşekkür Edildi
Durumum:
« Yanıtla #4 : Ekim 31, 2008, 08:54:23 »

Ezan Ve Kametin Kelimeleri, Özellikleri Ve Müezzine İcabet:

Ezan 15 cümledir. Bize göre, onun son cümlesi ise «lâ ilahe illALLAH» cümlesidir.

AHahu Ekber, ALLAHu Ekber, ALLAHu Ekber, ALLAHu Ekber Eşhedü en lâ ilahe illALLAH, Eşhedü en la ilahe illALLAH Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah, Eşhedü enne Muham-meden Resûlullah

Hayya´ale´s - Selâh, Hayya´ale´s - Salâh Hayya´ale´l - felah, Hayya´ale´l - felah ALLAHu ekber, ALLAHu ekber Lâ ilahe illALLAH.

Kamet ise, 17 cümledir. 15 cümlesi ezan cümlelerinin ay­nıdır. Fazla olan 2 cümlesi de:

Kad kâmeti´s - salah, Kad kâmeti´s - salah.) cümlesidir. Fe-âyi Kâdihân´da da böyledir.

Birde, sabah namazında (=hayya´Ie´l felah) cümlelerinden sonra, iki defaes-salâtû hayrunmine´n-nevm) denir. .

Ezan, arabca´nm dışında fârisî veya diğerleri gibi hiç bir lisanla okumaz. Fetâvâyi Kâdİhân´da da böyledir. Açık ve sahih olan da budur. Cevheretü´n - NeyVire´de de böyledir.

Ezanı ve kameti açıktan ve sesi yükselterek okumak sünnet"tir. Yalnız," kametin sesi, ezandan biraz aşağı olmalıdır. Nttıâye´de de, Bedâi´de de böyledir.

Ezam, minarede veya mescidin dışında okumak, .mescidin içinde okumaktan daha muvafıktır. Kâdîhân´da da böyledir

Ezanda sünnet olan: Onu, yüksek bir yerde okuyup sesi de yükselterek, komşulara duyurmak ve kendine de meşakkat verme­mektir. Bahru´r - Râık´ta da böyledir.

Ezan okuyan müezzinin, sesini, gücünün yettiğinden daha fazla yükseltmeye çalışması mekruhtur, Muzmarat´ta da böyledir.

Müezzin kameti, yerde ve mescidin içinde getirir. Gunye´de de böyledir.

Ezanda terci´ yoktur. Yani: İki sehadeti, iki defa alçak ses­le okuyup, sonra geri dönerek yüksek sesle okumak yoktur. Ki-fâye´de de böyledir.

Ezanda acle etmeyip, harflerine, mahreçlerine, medlerine (uzatmalarına) riayet etmek, kamette ise, acele etmek müstehabtır. Hidâye´de de böyledir.

Ancak, her ikisini de acele veya her ikisini de, yavaş yavaş, uza­tarak; veyahut da, kameti uzatarak ve ezanı ise, kısa kısa ve acele okusa, bu da caiz olur. Kâfî´de de böyledir. Fakat, bazıları: «Böyle okumak mekruhtur» demişlerdir ki, doğru olan da, bu sözduür.

Teressül: «ALLAHu Ekber, AH ahu Ekber» deyip, biraz dur­mak, sonra yine «ALLAHu Ekber, AİIahu Ekber» demek... Böylece, ezanm sonuna kadar, her iki cümleden sonra, biraz durmaktır.

Hadr İse: Kelimeleri, birbirlerine bitiştirerek, sür´atli okumak­tır. Yenâbî´den naklen Tatarhânîyye´de de böyledir.

Ezan ve kametin, her ikisinde de, durulduğu zaman, keli­melerin son hareketleri sakin kılınırlar. Bu hâl, ezanda hakikaten, kamette de, durmaya niyyet edildiği zamandadır. Tebyîn´de de böyledir.

Tekbirin baş harfini, yani «ALLAH» lafzının elifini, uzatmak küfürdür.

«Ekber» kelimesindeki be´yi uzatmak ise, fahiş hatadır.

Ezan ve kametteki cümlelerin ve kelimelerin arası, meşru1 olduğu gibi tertîb edilir. Yâni, okunurlarken, sıraya riâyet edile­rek okunurlar. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Ezan ve kamette kelimelerin bazısı, bazısına tekaddütm etse (yani) biri diğerinin önüne (geçse); mesela : «Eşhedü en lâila­he illALLAH» d -^eden önce, «Eşhedü enne RSuhammeden Resûlıâlafe»

dense, bu c ida efdal olan, sırası gelmeden okunanı saymayıp, (okumamış ıv^ûui edip), önceki cümleyi yerinekoymak ve normal sıra üzerine, ezanı okumaya devam etmektir. Fakat, bir kimse, böyle yapmayıp da, öylece ezanı bitirmiş olsa bile, yine ezan caiz olur. Muhıyt´te de böylldir.

Ezan ve kametin kelimeleri birbirini takip eder.

Okumuş olduğu ezam, kamet zanneden bir kimse, bitirdikten sonra, durumu fakederse, onun için efdal olan, ezanı yeniden oku­yup, sonra tertibe riayet ederek kamet getirmektir.

Keza bir kimse, kamet getirse ve fakat ezan okudum zannet-se, sonra da bu durumu farketmiş olsa, efdâl olan, dönüp kamete yeniden başlamasıdır. Bedâi´de de böyledir.

Ezan ve kamette kıbleye dönülür. Kıbleye dönülmeden okunmuş olanlar da caizdir; fakat mekruhtur. Hidâye´de de böyle­dir.

Müezzin, ezan okurken, «Kayya´ale´s - Salâh» cümlesine gelince, yüzünü sağ tarafa; «Hayya ´aîe´l - feîâh» cümlesine gelince de, yüzünü sol tarafa çevirir.

Bunları söylerken, ayaklan, yerinde sabit kalır, (yani yürümez.) Yalnız olsun, cemaatle olsun, bu husus müsavidir. Sahih olan da budur. Hatta, yeni doğan çocuk için ezan okurken de, bu cüm­lelerde sağa ve soîa dönmek, en uygun olan harekettir. Muhıyt´te de böyledir.

Bu dönüş, yukarıda tarif ettiğimiz gibi yapılır.

«Hayya ´ale´s - salah» m birincisini söylerken sağa ve ikincisini söylerken sola; keza, «Hayya ´alel -.feSâh» m da, birincisini söyler­ken sağa, ikincisini söylerken sola dönülür; diyenler de olmuştur. Fakat, doğru olan Önceki kavildir,

Bir kimse, eğer geniş olan odasında kamet yapıyorsa, bu cümleleri söylerken, sağa ve sola ıdönmesi müstahsen (güzel) gö­rülmüştür. Bedâi´de de böyledir.

Müezzin, ezanı (şerefesi olmayan ve fakat pencereli olan bir) minarede okurken, «Hayya´ale´s - salâh» dediği sırada, başını sağ pencereden; Hayya´alel - felah» dediği sırada başını sol pence­reden çıkarır,

Bu, müezzin yerinde durduğu zaman, duyurunun, tamam olmadığı vakittedir. Nikâbe Şerhi´nde de böyledir.

Amma, yalnızca başını çevirdiği zaman, i´lâm tamam olursa bu hal ile iktifa eder. Ayaklarını yerlerinden ayırmaz. Şâhânda da böyledir.

Ezan ve kamette teShîn mekruhtur. Telhîn: Kelimenin bo­zulmasına sebep olacak şekilde nağme yapmak demektir. Ezam, güzel sesle okumak güzeldir. Fakat, lahn olmamak kaydıyla... Şer-hül - VÜcâye´de de böyledir.

Müezzinin, kamet getirirken, iki şahadet parmağım kulaklarına koyması güzeldir. Çünkü böyle yapmak, aslî sünnet de­ğildir, ancak, ilamın fazla olması için böyle yapılır.

Eğer, müezzin iki elini kulaklarına koyarsa, işte bu güzei olur. Tebyîn´de de böyledir.

Müezzinin, ellerini kulaklarına koyması kametin aksine sesi yüseltmesi için, ezanın sünnetidir. Gımye´de de böyledir.

Tesvüb, akşam namazlarının dışındaki, bütün namazlar için yüzeldir.

Tesvîb: Müezzinin, ezan ile kamet arasında «Es -. Salâh» diye bağırmasıdır.

Tesvîb, her beldenin örf ve adetine öredir. Müezzin, tesvîb maksadı ile, yaöksürür veya «Es - salâh!... es - salâh..» der veyahut da «Kamet!... kamet...» der çünkü bu, duyurmada bir mübağladır. Bu şekillerin herhangi, biri de, örf olarak bilindiği vakit, müezzinin o şekli yapması ile maksat hasıl olmuş olur. Kâfî´de de böyledir.

Müezzin, sabah namazı için, ezan okunduktan sonra, oturur ve Kur´an-ı Kerîm´den yirmi âyet kadar okur. Ve sonra tesvîb yapar. Sonra yine oturur, biraz Kur´an okur; sonra da kalkıp kamet geti­rir. Tebyîn´de de böyledir.

Müezzin, ezanı ile kamet arasını, iki rek´at veya dört rek at namaz kılacak kadar ayırır. Buradaki reVatÜarin ölçüsü, her bir rek´atte, on âyet okuyacak kadar uzun olmalıdır. Zahidi´de de böy­ledir.

Ezanla kametin arasım bitiştirmek, görüş birliği ile mek­ruhtur. Mî´racü´d - Dirâye de de böyledir.

Müezzinin, farz namazdan önce, sünnet veya müstehab olarak kılınacak fazla namaz var- ise ezan ile kamet arasında namaz kılması evlâdır.

Şayet, bu arada namaz kılmaz ise, ezanla kamet arasında oturur. Ve fakat, akşam namazı olduğu vakit, müstehab olan, ezanla kamet arasında üç kısa okuyacak kadar, bir süre susmasıdır. NK hâyelde de böyledir.

Akşam namazında, ezanla kamet arasında, fasıla yapmanın lazım geldiği hususunda, görüş birliği vardır, Itâbe´de de böyledir.

Ancak bu fasılanın miktarında görüş ayrılığı vardır, Ebû Hânlfe (R.A.) ye göre müstehab olan: Ezanla kamet arasında, ayakta durarak bir müddet sükût etmek ve sonra kamet getirmektir. Sükût miktarı, Ebû Hajıîfe (R.A.) ye göre, üç kısa veya uzun âyet okuya­cak kadardır.

İmâmeyn´e göre ise, ezanla kamet arasındaki fasıla, hatibin iki hutbe arasında, oturduğu kadar az bir müdder oturmakla olur.

İmâm Halvâni : «İhtilâf, fasiin, hangi şeklinin daha fazilet­li olduğundadır. Hatta, Ebû Hantfe (R.A.) indinde, şayet müezzin oturmuş ol .a, buda caiz olur; fakat efdal olan oturmamasıdır, - tmâ-meyne g< ; ise, efdal olan oturmasıdır.» buyurmuştur. Nihâye´de de böyles r.

Ezan ile kamet arasında duâ etmek müstehabtır. Sirâcül -Vehhâc´da "da böyledir

Müezzin, insanların haline bakarak onların, işi acele olan­larının ve zâif bulunanlarının durumunu göz önüne alarak acele kamet yapar. Yoksa mahallenin başkanının veya büyüklerinin hatm için, hemen kamet getirmez. Mi´râcü´d - Dirâye´de de böy­ledir.

Müezzine lâyık olan, vaktin evvelinde ezan okuması ve ihtiyacı olanın kazai hacetini yapması, abdest almakta olanın ab-destini tamamlaması namaz kılanın namazını bitirmesi için vak­tin ortasında kamet getirmesidir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Kamet yapılırken içeri giren kimsenin, ayakta beklemesi mekruh olur. Bu kimse, oturur, ve müezzin «Hayya alel - felah» a gelince ayağa kalkar. Muzmarât´ta da döyledir.

Bir mescitte, müezzin ve imâmdan başka, cemaat da bu­lunmakta ise, müezzin «Hayya´alel - felah» demeye başlayınca, imâm ve cemaat ayağa kalkar. Bu imamlarımızın üçüne göre de böyledir. Sahih olanda budur.

îmâm, mescidin dışında olduğu zaman, eğer mescide safla­rın bulunduğu taraftan girerse, her safı ileri geçtikçe o saf ayağa kalkar. Şemsül - eimme Halvâni, Serâhsî ve Şeyhü I - İslâm Haher Zade bu görüşe yönelmiştir.

Eğer, îmâm, mescide ön taraftan girerse, cemaat, imâmı gör­düğü zaman, hep birlikte ayağ kalkarlar:

Eğer, imâm ile müezzin, aynı şahıs olur ve mescidin içinde ka­met yaparsa, kameti bitirmedikçe, cemaat ayağa kalkmaz.

Eğer, mescidin dışında kamet etmiş ise, bu imâm mescide gir­medikçe, cemaatin ayağa kalkmıyacağı hususunda, âlimlerimiz it­tifak etmişlerdir.

îmâm, müezzin.«kad kameti´s - salâh» derken tekbirini alır. Şeyhül -İmâm Şemsü´l - eimmeti - Halvâni: «Sahih olan budur.» demiştir, Muhıyt´te de böyledir. [11]



Müezzine İcabet Etmek


Ezanı duyan kimselerin, müezzine icabet etmesi gerekir icabet: Müezzin ne söylemişse, onu aynen tekrarlayıp söylemektir.

Ancak, müezzin, «Hayya ale´s salâh» ^derken, dinleyen kimse­nin (=lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahi! - âliyyü´l- azıym) demesi ve «Hayya´ale´l - felah» derken ise, dinleyen kimsenin,

(MaşaALLAHu kane ve matem yeşa´e lenı yekûn) demesi gerekir. Seralısî´nin Muhıyt´inde de böyledir. Sahih olan da budur. Fetvâyİ´ - GarâlVde de böyledir.

Keza, müezzin sabah ezamnda «es - salâiü hayrun mineln-

nevm» dediği zaman da, dinleyen kimse, onun söylediğini aynen söylemez; (sadakte) veya (berarteî der. Serahsi´riin Muhıyt´inde de böyledir.

Yürürken ezam işitmiş olan kimse için evla olan, bir müd­det durması ve ezana icabet etmesidir. Gunye´de de böyledir.

Kamete icabet müstehabtır. Fethü´l - Kadir´de deböyîedir. Müezzin »Kad kameti s - salâh.» derken, dinleyen kimse der. Diğer kelimelerde ise, ezanda olduğu gibi - söylediği kemeleri aynen tekrarlıyarak, müezzine icabet eder. Fetâvâyil - Gar-âib´- de de böyledir.

Ezan ve kameti dinleyen kimsenin, bunların arasında ko­nuşması, icabetten başka bir şeyle meşgul olması ve Kur´an-ı Kerim okuması uygun olmaz. Ezan ve kamet esnasında, Kur´an-ı kerim o-kumakta olan kimse için, münasip olan, okumayı kesip, ezan ve kameti dinlemek ve usulünce onlara icabet etmekle meşgul olmaktır. Bedâi´de de böyledir.

Kamet yapılırken, dua ile meşgul olmakta bir beis yoktur. Hulâsa1 da da böyledir.

Bir mescidde, birden çok müezzin olduğu zaman, onlar, tek tek ve biri diğerini takiben ezan okurlar; cemaat ise, ilk okuyana icabet -eder. Küfâye´de de böyledir. [12]


Logged

İnsan koca kafalı olmamalı hoca kafalı olmalı..
alem-i sağir
Demirbaş
*



Offline Offline
Üye No: 359
Nerden:
Mesaj Sayısı: 402
19 Mesajına Toplam
29 Kere Teşekkür Edildi
Durumum:
« Yanıtla #5 : Ekim 31, 2008, 08:54:57 »

3- NAMAZIN ŞARTLARI

1- Hadeslerden taharet. (=-abdesti olmayanın abdest alması cünüb olanın gusletmesi),

2- Necasetlerden taharet. (—Her türlü pisliklerden temiz­lenmek.)

3- Setrü´I - avret. (=Avret yerlerini örtmek.)

4- İstİkbâl-i Kıble, (=Yönünü kıbleye dönmek.)

5- Vakit. (Namazı vaktinde kılmak.)

6- Niyyet. (Kılınacak namaz için, usulünce niyyet etmek.)

7- Tahrime (=Namaza başlama (=iftitah) tekbirini al­mak), Zahidî´de de böyledir.

Bu bab, namazın şartlarının incelendiği, şu dört bölümden me-dana gelmektedir.

1- Taharet ve setrü´i - avret,

2- Kendisi ile Avret Mahalli Örtülebilecek şeyler,

3- İstikbâl-i Kıble,

4- Niyyet, [13]



Taharet Ve Setrü´l Avret


Namaz kılan kimsenin, bedeninden, elbisesinden ve namaz Julacağı yerden, pislikleri temizlemesi farzdır. Zâhidî´de de böy­ledir.

Temizlenecek olan bu pislik, suç, işlemeden temizlenip giderilmesi mümkün olan ve namaza manî olacak kadar bulunan pisliktir.

Pisliğin giderilmesi, avret mahallini, diğer insanlara gös­termeden mümkün olmuyorsa, o pislikle beraber namaz kılınır. Bir kimsenin, pisliği temizlemek için, avret yerlerini açması fâsikhk-tır, büyük bir günahtır. Bahru´r - Râık´.ta da böyledir.

Bedenin, dışında bulunan pisliğe i´tibar olunur; içte bulu­nana değil. Hatta bir kimse gözlerini pis sürme ile sürmelemiş olsa, gözlerini yıkamak, o kimseye vacip olmaz. Sirâcü´I - Vehhac´da da böyledir.

Pislik, eğer necâset´i galize ise, onun - dirhem miktarından fazla olması halinde yıkanması farzdır. Bu miktardaki necaseti, yı­kamadan kılınmış olan namaz bâtıldır.

Pislik, dirhem miktarında ise, onu temizlemek de vacibtir. O-nunla kılınmış olan namaz ise caizdir.

Eğer, pislik, dirhem miktarında az ise, onu yıkayıp temiz­lemek de sünnettir,

Eğer pislik, necaset-i hafife ise, çok olsa bile, namazın ce­vazına mâni değildir. Muzmarât´ta da böyledir.

Gücü yeten kimsenin, örtünmesi, (setrül - avret) namazın sıhhati için şarttır. Serâhsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Avret: Erkekler için göbeğin altından, dizkapağım geçene kadar olan yerdir.

Erkeğin göbeği, imamlarımızın her üçüne göre de avret değil­dir. Diz kapağı ise, hepsinin yanında da avrettir. Muhıyt´te de böy­ledir.

Hür olan kadının, yüzü, elleri ve ayakları hariç, bütün be­deni avrettir, Mütüûn´da da böyledir.

Kadının, başı üzerinde olan saçı avrettir. Uzamış olan sa­çında ise, iki rivayet vardır. Esahh olan kavle göre, o da avrettir. Hulasâ´da da böyledir, En sahih olan da buduv. Fakih Ebü´I - Leys de bu görüşü almıştır. Fetavâ da bunun üzerinedir. Mi´râcü´d - Dirâye´de de böyledir.

Cariye olan kadın, erkek gibidir. Ancak, onların karınları ve sırtları da avrettir.

Bu hükme, ümmü veled, müdebbire ve mükâtebe gibi vasıflı cariyeler de dahildir. Tebyin´de de böyledir.

Müstesat t=bir nev´i cariyeler) de, Ebû Hanife (R.A.) in dinde, mükâtebe gibidir. Zahiriyye´de de böyledir.

Hünsâ-i müşkil, köle olduğu zaman, onun avreti cariyenin avreti gibidir. Şayet hür ise,, ona, bütün bedenini örtmesi emredilir. Şayet, göbeği ile diz kapağı arasını kapatır ve bu şekilde namaz kıl­mış olursa, bazıları: «O namazı iade eder» demişler; bazıları ise: «..iade etmez.» demişler. Sirâcü´I - Vehhac´da da böyledir.

Murâhika ( = dokuz yaşında olan, fakat henüz bulûğa er­miş olmayan kız) çıplak veya abdestsiz namaz kılsa, ona bu nama­zı yeniden kılması emredilir. Eğer namazını baş örtüsüz kılmışsa, namazı tamam sayılı)-. Serâhsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Setrül - avret, itifakla farz namazın dışındaki namazlarda da farzdır.

Namazda, avret mahallini, başkalarına karşı kapatmak farzdır. Bu hususta ihtilâf yoktur.

Bütün âlimlerimize göre, bir kimsenin kendi nefsi için setri avret etmesi, farz değildir. Şâhân´da da böyledir.

Sadece bir entari ile namaz kılmakta olan bir kimse, en- yakasından bakınca avret yerini görecek olsa, âlimlerim izin umumuna göre, o kimsenin namazı, bozulmuş olmaz. Doğru olan da budur.

Bir kimse, temiz elbisesi olduğu halde, karanlık bir odada cıblak olarak namaz kılsa, namazı bil-icmâ caiz olmaz. Siracü´l -Vehhâc´da da böyledir.

Altını gösterecek kadar, ince bir elbise ile namaz kılmak caiz değildir. TebyhVde de böyledir..

Bir kimsenin, üzerinde bir entarisi bulunsa, o kimsenin üze­rinde başka bir giysisi de olmasa, bu kimse secde ettiği zaman, hiç bir kimse avret yerini gormese; fakat, bir insan, o entarinin altından bakacak olunca, onun avret mahallini görecek olsa, işte bu, (mah­zuru olan) bir şey değildir. Az açıklık bağışlanmıştır. Çünkü, bunda zaruret vardır. Çok ve büyük açıklık, belvâ tzorunluk) değildir ve ba-ğişlanmarriıştır. —Bir uzvun— dörtte biri ve daha fazlası çok açık­lık hükmündedir. Dörtte birden aşağısı ise, az açıklık hükmündedir. Sahih olan da budur. Muhiyt´te de böyledir.

Esahh olan kavle göre, gerçekten, ağır ve hafif avrette Ölçü, uzvun dörtte biridir. Hulâsa´d a da böyledir.

Dörtte birden az olan açıklık, tek uzuvda bulunduğu vakit bağışlanmıştır. Eğer, iki uzuvda olur veya bir uzuvda dörtte birden fazla açıklık bulunursa-veya avret olan uzuvlardan her birinde dörtte birden az olan yerler toplandığı zaman, bir azanın dörtte bi­ri kadar olursa, bu hal, namazın cevazına manî olur. İbni´l - Melek in Mecma´ Şerhi´nde de böyledir.

Hatta, bir kadının, kulağının dokuzda biri ile, bacağının do­kuzda biri açılmış olsa, bu hal, onun namazına mani´dir. Çünkü, açılmış olan yerlerin toplamı, kulağın dörtte birinden fazladır. Gun-ye´de de böyledir.

Bir kimsenin, namaz kılarken, avret mahalli açılırsa, onu hemen kapattığı takdirde, bil-icmâ´ namazı caiz olur.

Eğer, o kimse, o açıklıkla bir rükün edâ ederse, yine, bil-icmâ´, namazı fesâde gider.

Şayet, bu durumda, bir rükün edâ etmez de, o kadar zaman açık halde beklerse Ebû Yûsuf (R.A.) indinde, yine namazı fesada gider.

İmâm Muhammedi (RA.) ise, bu görüşe muhalefet etmiştir. îmâm-ı A´zam Ebû Hanife (R.A.) ´den ise, bu hususta bir rivayet gelmemiş­tir. Gunye ŞerKİ´nde de böyledir,

Bir cariye, baş Örtüsüz namaz kılarken azad edilse, hemen başını örter. Eğer, başını hemen Örtmezse, namaza fesada gider. Eğer başını örtmek için, aynı süre içinde, az bir amel (amel-i kalîl) işleyerek başını örtmüşse, namazı caiz olur. Serahsî´nin Mulnyt´inde de böyledir.

Burada, amel-i kalîl, onu bir elle tutmaktır. Siracü´l - Veh-hâc´da da böyledir.

Mu´teber olan,, başın örtüldüğü esnada, bir elin kullanılma­sıdır. Keza, bir elle fakat bir hareketle bunu yapmak da böyledir. Sahih olan da budur. HUdâye´de de böyledir.

Husyelerin (erkeğin yumurtalarının) her biri, bir avrettir. Dübür de bir avrettir. Sahih olan da l?udür. İbnVI - Mdlek´in Mec­ma´ Şerhî´nde de böyledir.

Diz kapağı, uyluğun nihayetine kadar bir uzuvdur. Hatta, bir adam, diz kapaklan açık ve fakat uylukları kapalı olarak namaz kusa, namazı sahih olur. Esahh olan da budur. Tecnîs´de de böyledir.

Kadının topuğu, dizi ile birlikte, bir tek "uzuvdur. İbnİ´l -Meflek´iİn Mecma´ Şerhi´nde de böyledir.

Göbekle kasık arası da bir uzuvdur. İrade olunan, bütün be­denin etrafında olanlardır. Artık, onlardan birinin dörtte biri açılır­sa, namaz fesada gider. Hulâsa´da da böyledir.

Sırt, karın ve göğüs, yalnız başlarına birer avrettirler. Ta-tarhâniyye´de de böyledir.

Yan, karna tabiidir. Gunye´de de böyledir.

Kadının memesi, küçük olur ve göğüse yapışık bulunursa, işte o meme, kadının göksüne tâbi´dir. Eğer, meme büyük olursa, ö, yalnız başına bir uzuv´dur. Hulâsa´da da böyledir.

Bunların, herbirinin, yalnız başlarına avret olduklarına iti­bar edilir.

Kulaklar da böyledir. Hatta, bir kadının kulaklarından birisinin dörtte biri açılmış olsa, bu kadının namazı, bozulmuş olur. Zâhidî´de de böyledir.

Bir kimse, giyecek elbise bulamazsa» namazını, arduğu yerde; rükû ve sücûdunu, imâ yaparak kılar. Veya, ayakta rükû, ve secdelerle kılar. Efidâl olan ise, önceki kavildir. Kâfide de böyledir.

Bu hüküm, gece olsun gündüz olsun; o kimse, evde olsun veya sahrada bulunsun, aynıdır, değişmez. Sahih olan da budur. Bahru´r-Râık´ta da böyledir.

Örtünmeye kudreti bulunmasından maksad, namaz kılacağı elbiseyi giymenin, kendisi için mubah olması demektir. Esahh olan ise, kullanmasının, üzerine vâcib olmasıdır. Cevheretü´n - Neyyire´-de böyledir.

Çıplak bir kimsenin yanında, elbisesi olan bir kimse bulun­sa, ondan namaz kılmak için elbiseyi ister; şayet o adam ver­mezse, namazını çıplak kılar.

ÇıpJak namaz kılan kimse, namaz esnasında, bir elbise bul­muş olsa, o elbiseyi giyerek namaza devam eder. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Elbise bulacağını ümid eden çıplak kimse, namazını, vaktin çıkmasından korkmayacağı vakte kadar tehir eder. Temiz yer bulma ümidinde olan kimsenin, tehir etmesi de böyledir. Gunye´de ide böy­ledir.

Çıplak kimseler, namazlarım yalnız başlarına kilacaklarsa, bir­birlerinden uzakta kılarlar,

Eğer cemaatle kılacakîarsa, imâmı aralarına alıp, onun etrafına otururlar; ayaklarını da kıbleye doğru uzatırlar. erini, uylukları­nın üzerine korlar. Ve, namazlarını îmâ ile kılarlar. Eğer, ayakta ve îmâ üe kılıyorlarsa, rükû1 ve secdeleri yaparlar. Fakat, oturdukları yerden kılmaları da caiz olur. Zâhidî´de de böyledir.

Hüccette : «Çıplak bir kimse, hasır veya yaygı bulursa, —çıplak olarak değil de— onların içinde namaz kılar» denilmiştir. Keza, avret yerlerini, otla Örtmeye gücü yetenin de, öyle yapması ge­rekir. Tatar-isâniyye´de de böyledir-

Çıplak bir kimsenin, çamura gücü yeterse, avret yerlerini onunla sıvar. Ancak, o çamurun, —çıkmayıp^- üzerinde kalacağım bilirse, caiz olmaz; değilse olur. Üzerini,, ağaç yaprağı ile kapatmaya gücü yeten kimse gibi... Gunye´de de böyledir.

Bir kimse, iki avret mahallinden sadece jbirisini örtecek ka­dar bir örtü bulsa, bazıları : «Onunla arka tarafını Örter; çünkü o, rükû´ hâlinde en fahiş yerdir.» demişler; bazıları ise : «Onunla ön tarafını örter; çünkü o, kıbleye yöneliktir.» demişlerdir. Sirâçiil-Vehhâc´da da böyledir.

Erkeklerin, ipek elbise ile namaz kılmaları caiz değildir. Kadınların, ipek elbise ile namaz kılmaları ise sahihtir.

Şayet, bir erkek, ipekten başka giyecek bir şey bulamazsa, na­mazını—çıplak olarak değil de— o ipek elbise ile.kılar. Fethü´1-Ka-cuVde de böyledir.

Bir kadın, ayakta namaz ;kıldığı takdirde, avret mahallin­den, namazına mani´ olacak kadar bir yer açılacak olduğunda, otu--rarak kılınca, böyle bir açılma olmayacaksa, o kadın, namazını otu­rarak kılar. Tebyîn´de de böyledir.

Itâbiye´de : «Bir kimse, secdeye vardığı zaman, avret yer­lerinin dörtte biri açılıyorsa, o kimse secdeleri terk eder.» denilmiş­tir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Erkeğin, namazını, şu üç elbise iie kılması müstehâbtır : Kamıys, gömlek), izâr belden aşağı tutulan peştemal, don) ve imame (= sarık).

Fakat, erkek, tek bir elbise ile namaz kilsa da, o elbise, örtün­meyi sağlamış olsa, o kimsenin namazı, kerahatsiz olarak caiz olur.

Eğer erkek, sadece izar´m içinde namaz kılmış olsa, bu da ke-rahatle caiz olur.

Kadına gelince, ona müstehab olan da, şu üç elbise ile na­maz kılmasıdır : (Gömlek, izâr ve baş örtüsü.)

Kadının, başını ve bütün bedenini tamamen örten iki elbise ile ve hatta aynı şartları taşıyan bir elbise ile namaz kılması da caiz olur. Serahsî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

îki kişi, bir elbise içinde namaz kılmış olsalar, eğer, onlar­dan her biri, o elbisenin birer tarafı ile örtünebiüyorlarsa, namazları caiz olur.

Keza, elbisenin bir kısmı, uyuyan bir kimsenin üzerine atılmış olsa, bir kısmı ile de namaz kılan kimse örtünmüş bulunsa, bu kim­senin namazı da caiz olur. Cevheretti´n - Neyyire´de de böyledir.

Eğer, bir kadının, bedenini ve başının dörtte birini örtecek kadar elbise olsa da, kadın, başını Örtmeyi terk etse, namazı caiz ol­maz. Şayet, bu elbise, bedenden sonra başın dörtte birinden azım örtecek kadar olursa, onu örtmemek zarar vermez. Fakat, bu durumda efdal olan, mümkün olan kadarını örtmektir. Tebyîn´ de de böyledir.

Çıplak bir kimse, avret yerlerinden en küçüğünün dörtte b; rine Örtecek kadar bir parça bulsa ve fakat onu örtmese,. namazı fâsid olur. Onu örterse, namazı fâsid olmaz.

Çıplak bir kimse, suyun içinde namaz kılsa, eğer su bulanık ise, namazı sahih olur. Fakat, eğer su berrak olurda, o kimsenin av­ret yerlerini görmek mümkün olursa, namazı sahih olmaz. Vehhâc´da da böyledir. [14]


Logged

İnsan koca kafalı olmamalı hoca kafalı olmalı..
alem-i sağir
Demirbaş
*



Offline Offline
Üye No: 359
Nerden:
Mesaj Sayısı: 402
19 Mesajına Toplam
29 Kere Teşekkür Edildi
Durumum:
« Yanıtla #6 : Ekim 31, 2008, 08:55:29 »

Kendisi İle Avret Mahalli Örtülebilecek Şeyler :

Dörtte biri temiz olan bir elbise bulabilen kimse, çıplak ola­rak namaz kılsa, bu caiz olmaz.

Eğer, teiniz yeri, dörtte binden az veya .tamamı pis ise; bu du­rumda, çıplak vaziyette oturarak ve ima ile namaz kılmakla; tamamı pis olan bir elbisenin içinde, ayakta, rükû, ve süçud ile namaz kıl­mak arasında muhayyer bırakılan kimse için, efdal olan, pis elbise ile namaz kılmaktır. Kâfî´de de böyledir.

Bir adam, boğazlanmamış bir İaşe derisinden başka bir şey bulamamış olsa, o adamın, o deri ile avret yerin örtmesi ve onunla namaz kılması caiz olmaz, Sirâcül - Vehhâc´da da böyledir.

Bir adamın yanında, iki elbise olmuş olsa da, her birinin üzerinde de dirhem miktarından fazla necis bulunsa; bu durumda, o kimse, serbest bırakılır. Çünkü, onlardan her birisinin dörtte bi­rine pislik ulaşmadıkça, men´etme hususunda, ikisi de müsavi ol­maktadır. Tebyîn´de de böyledir.

Namazın müstehabı, o iki elbiseden pisliği en az olanı ile kılınmasıdır. Hulâsa´rîa da böyledir.

O elbiselerden birine bulaşmış olan kan, dörtte bir mikta­rında, diğerine bulaşmış olan kan da daha az ise, o kimse, kam az olan elbise ile namazım kılar; aksini yaparsa caiz olmaz.

Bulunan iki elbisenin her birinde kendi büyüklükleri nisbe-tinde dörtte birleri kadar pislik bulunsa; veya birindeki pislik daha fazla, mesela elbisenin dörtte üçü kadar olsa; fakat, bu elbise­deki dörtte üç nisbetindeki pislik, diğer elbisedeki dörtte bir mik­tarına yetişmese yani ondan daha az olsa, o kimse, bu elbiselerden hangisini isterse, onunla namaz kılar.

Şayet, o iki elbiseden birinin, dörtte biri temiz olsa da, diğeri­nin, dörtte birden azı temiz bulunsa, dörtte biri temiz olanla kılar-aksini yaparsa namazı caiz olmaz. Tebyîn´de de böyledir.

Kan, elbiselin dış tarafında bulunsa da, iç kısmı temiz ol­sa; eğer, o elbiseyi açmak mümkün ise, onunla namaz kılmak caiz olmaz. Ancak, namazı, o temiz olan kısmın içinde kılmak caiz olur Çünkü, temiz elbise ile avret mahallini örtmek mümkündür. Onun bir tarafını kımıldatınca, diğer tarafının hareket etmesi ile, etme­mesi arasında da bir fark yoktur. Serahsî´nftn Muhıyt´inde de böy­ledir.

Elbisenin, iki tarafından birim yere sermek mümkün ise, öyle yapılarak kılınan´.namaz caiz olmaz : Bu durumda, elbisenin diğer tarafının hareket edip etmemesi müsavidir. Hulâsa´da da böyledir.

Bu gibi meselelerde aslolan şudur :

Gerçekten, bir kimse, iki müsavi beliyye (= zahmet, mihnet) ile imtihan olursa, onlardan istediğini alır. Eğer, aralarında bir farklılık Olursa, onlardan, en ehven ve en kolay olanını seçer. Bah-ru´r-Râık´ta da böyledir.

Bir kimse, iki elbiseden, hangisinin temiz, hangisinin pis olduğunu ayıramazsa, araştırır; zann-ı galibi ile namazını kılar. Namazı, pis elbise ile kılmış olsa bile zann-ı galibi ile onu te­miz sandığı için, namazı fasid olmaz´. SSrâciyye´de de böyledir.

Bir adam, bu durumda araştırma yapsa da, bir elbisenin temiz olduğuna kanaat getirse ve o elbise ile öğle namazını kusa; sonra da araştırması sonucu, diğer elbisenin temiz olduğuna ka­naat getirse ve bu elbise ile de ikindi namazım kılsa, bu kıldığı ikindi namazı fasiddir.

Yanında, iki elbisesi bulunan bir kimse, bu elbiselerden, han­gisinin pis olduğunu bilmeyerek onlardan biri ile Öğle namazını, sonra da, diğeri ile ikindi namazını kusa; öğle namazını kıldığı el­bise ile akşam, ikindi namazını kıldığı elbise ile de, yatsı namazım kılmış olsa; daha sonra da, bu elbiselerin birinde, dirhem mikta­rından fazla necaset görse; fakat, birinci elbise (yani, öğle ve ak­şamı kıldığı) ile ikinci elbiseyi (yani, ikindi ile yatsıyı kıldığı) bir­birinden ayıramazsa; bu durumda, kılmış olduğu öğle ile akşam na­mazları caiz, ikindi ile yatsı namazları ise, fasiddir.

Keza, bir adam, araştırması sonucu olarak, öğ!e namazını birinci elbise iJe, ikindiyi ikinci elbise ile; akşamı birinci elbise ile ve yatsıyı da ikinci elbise ile kılsa; öğle ile akşam namazları, sa­hih; ikindi ile yatsı namazları ise fasiddir, İmâm Serahsî´de, böyle-zikretmiştir. Hulâsa´da da böyledir.

Bir kimse, bir beze bürünerek veya çar (çarşaf) giyinerek namaz kıîsa ve bu esnada onun, iki tarafından birisi pis olsa ve o pis olan tarafda yerde bulunsa; eğer, namaz kılanın, hareket edip kımıldamasiyle, o pis tarafda hareket ediyorsa, o adamın namazı, caiz olmaz; eğer hareket edip kımıldamıyorsa namaz, caiz olur.

Bir kimse, kendi zannina göre, pis olan bir elbise ile na­maz kıldıktan sonra, o elbisenin temiz olduğu açığa çıksa, kıldığı namaz caiz olmuştur. Muhıyt´te de böyledir.

Çıplak olan kimsenin yanında, hem ipek bir elbise, hem de dirhem miktarı pis olan bez bir elbise bulunduğu zaman, nama­zını ipek elbise ile kılar. Hulâsa´da da böyledir.

Namaz kılan bir kimse, namaz içinde, elbisesinde dirhem­den az miktarda pislik görmüş olduğundan; vakitte genişlik olur­sa, efdal olan, o pisliği yıkayıp namazına devam etmesidir.

Fakat, eğer cemaatle namaz kılmayı kaçırmasına rağmen, baş­ka yerde cemaat bulacak olursa,.yine öyle yapar. (Yani, pis elbiseyi yıkar ve sonra başka cemaate gider.)

Şayet, bu pisliği yıkaması halinde, cemaat bulamayacağından veya vaktin çıkacağından korkarsa, namazına devam eder. Zehıy-re´de de böyledir.

Söylediğimiz bu durum, kişinin, namazda olduğu vakittir. Eğer namazda oİmaz fakat, o pisliği yıkayana kadar, cemaatin, na­mazı tamamlayacağından korkuyorsa yıkama işini bırakıp, o hali ile cemaatle namaz kılması, daha evladır. Hulâsa´da da böyledir.

Bir kimse, elbisesinde, dirhem miktarından fazla necaset-i galîza bulur da, onun, ne zaman bulaştığını bilemezse; bil - icmâ, o kimsenin, önce kıldığı namazlardan hiç birini iade etmesi gerek­mez. Esahh olan da budur. Serahsî´nin Muhıyt´inde de; Cevheretü´n- Neyyire´de de böyledir.

Bir kimse, tâbi olduğu imâmın elbisesinde, dirhem mikta­rından az, necaset görmüş olsa; eğer, o muktedînin (imâma uyan kimsenin) mezhebine göre, az necaset namaza mani olmayıp imâ-mm mezhebine göre, bu miktar necaset, namaza mani olur. Ve imâm da, elbisesinde, o necasetin olduğunu bilmeyerek namaz kı­lıyorsa, muktedînin namazı caiz olur; imâmın namazı caiz olmaz. Eğer mezhebleri, söylediğimizin aksine ise, ikisi hakkındaki hüküm de söylediğimizin aksinedir. Yani, muktedînin namazı caiz değildir; imâmın namazı ise, caizdir. Fetâvâyl Kâdîhan´da da böy­ledir.

Nusayr : «Biz, bu görüşü alırız, demiştir. Fetâvâyi Kâdi-hân´da da böyledir.

Hem mestlerin hem de elbisenin üzerinde, dirhem mikta­rından az pislik bulunsa, fakat bu pislikler bir araya getirildikleri zaman, ctjrhem miktarını geçecek olsa, bu hâl, namazın cevazına manî olur.

Namaz kılan kimsenin, elbisesinin ayrı ayrı yerlerinde bulunan necaset, toplandığı zaman dirhem miktarını geçerse, yine, bu du­rum, namazın cevazına mâni´ olur. Hulâsa´da da böyledir.

Tek kat bir gömlekle namaz kılan bir kimsenin, bu göm­leğinin üzerinde bir dirhemden az pislik bulunsa ve bu necaset de, gömleğin diğer tarafına nüfuz ettiğinde, bu iki tarfta bulunan ne­casetin toplamı, bir dirhemden fazla gelse, yine, namazın cevazına maniî olmayacağı söylenmiştir. Çünkü, bu, tek elbisedeki dağınık necaset gibi değildir.

Bir kimse, iki kat elbise ile namaz kılmış olsa ve bu elbi­selerin her birinde, dirhem ağırlığından az necaset bulunsa; bun­lar toplanınca, dirhem miktarından fazla olursa, namaz caiz olmaz.

Bir kimse, astarlı bir elbise ile namaz kılsa da, necaset, as­tarın bir yüzüne bulaşarak ikinci yüzüne de geçse; İmâm Ebû Yû­suf (R.AJ ´a göre, bu, bir elbise gibidir; namaza mâni´ olmaz. İmâm Muhammed (R.A.)´e göre ise, namaza manî olur. Ebû Yûsuf (R.A.) ´m sözü, genişliktir. İmâm Muhammed (R.AJ ´m sözü ise, ihtiyata daha uygundur. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Bir kimse, üzerinde, bulunan bir dirhem pislikle namaz kılsa ve o necaset de diğer tarafı pislendirmiş olsa; muhtar olan görüş, bunun, namaza mani´ olmayışıdır. Sahih olan da budur.

rünkü, bunların hepsi, tek bir dirhemdir. Fetâvâyi Kâdîhan´da da böyledir.

Bir kimsenin namaz kılacağı zaman, burnunu koyacağı yer is, ainım kovacağı yer temiz olursa, —ihtilafsız olarak namazı caiz olur.

Eğer, burnunun da, alnının da veri, necis olursa, bu durum hakkında, ez - Zendûyesti, Nazm´ında : »Ebû Hanîfe (R.A.) alnı­nın haricinde burnu üzerine secde etti ve namazı caiz oldu. An­cak, eeer-alnında bir özrü yoksa, îmâmeyn´e göre namazı caiz ol­maz.; ancak, özrü olursa, o zaman caiz olur.» demiştir. Muhıyi´tr de böyledir.

Hiç bir özrü yokken, alnının ve burnunun geldiği yer necis olur ve bu iki uzvunun ikisi üe de secde ederse, namazı caiz olmaz. Serahsî´nin Mııhryt´inde de böyledir.

Eğer necaset, namaz kılan kimsenin ayaklarının altında ise, namaza mani´dir. Vecîzil - Kerderî´de de böyledir.

Ayaklarını koyacağı yerin tamamı-pislik olanla, ellerini ko­yacağı yerin tamamı pislik olan kimselerin durumlarında, bir ayrı-hk, farklılık yoktur.

Bir kimsenin, ayağının birini koyacağı yer temiz, diğerini koyacağı yer de pis olur ve fakat bu kimse iki ayağını da yere koy­muş bulunursa, âlimler bu şahsın durumu hakkında ihtilaf etmişler­dir. Fakat, bu durumda esahh olan, gerçekten o kimsenin namazı­nın caiz olmayacağıdır.

Bir kimse secde ederken, ellerinin ve dişlerinin altında necaset olursa, o necaset, namazı ifsad etmez. Zahiru´r - rivâye bu­dur.

Fakîh Ebû´I-Leys ise; bu durumun, namazı ifsad edeceği görüşünü seçti ve Uyun da bunu sahihledi. Sirâcü´l - Vehhâc´da da böyledir.

Bir kimse, temiz bir yer (toprak) üzerinde namaz kıldığı ve oraya secde ettiği zaman, elbisesi, üzerinde kuru necaset olan on- yere dokunsa, veya pis bir elbiseye değse, o kimsenin namazı caiz olur. Muhıyt´tc de böyledir.

Namaz kılan kimsenin, her iki ayağının altında, dirhem ağırlığından az necaset olur da> bunlar toplandığı zaman, dirhem miktarından çok olursa; gerçekten bu pislik, namazın cevazına ma­ni´ olur- Fetâvâyi Kâdîhân´da «Elbiseye isabet eden necaset» bölü­münde de böyledir. Muzmarât´ta da : «muhtar olan budur» denil­miştir.

Itâbiyye´de : «Secde yerinde ve ayakların yerlerinde bulu­nan necaset, toplandığı vakit, bir dirhem ağırlığından fazla olursa, namaz caiz olmaz.» denilmiştir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Namaz kılan kimsenin, elbisesinde bir dirhemden az ve ayaklarının altında da yine bir dirhem ağırlığından az necaset oı-duğu vakit, bunlar toplandıkları takdirde dirhem miktarından çok olsalar bile toplanmazlar. Hulâsa´da da böyledir.

Namaz kılan bir kimse, namaza temiz yerde durup, sonra pis olan bir yere gitse; sonra da yine temiz olan yere dönşej eğer temiz olmayan yerde, en kısa bir rüknü edâ edecek kadar .durma­mış ise, namazı caizdir. Aksi taktirde, namazı caiz değildir. Fetâvâ-yii Kâdîhân´ın «Elbiseye ve bir yere isabet eden necaset» bahsinde de böyledir.

Bir kimse, necîs bir yerde namaza başlamış oîsa da, sonra temiz olan bir yere geçse, o kimse, necis olan o yerde, namaza baş­lamış sayılmaz. Hulâsa´da da böyledir.

Bir kimse, eğerinin üzerinde kan ve kazurat gibi bir pislik olan hayvanına binmiş olarak namaz kılsa; eğer, pislik dirhem mik­tarından ağır ise, namazı fasid olur. Sahih olan da budur. Serahsî´-nin Muhıyt´inde de böyledir.

Bir kimse, her hangi bir yerinde necaset bulunan bir sergi­de (hasırda, bezde ve benzeri şeylerin, üzerinde) namaz kılsa, eğer o pislik, ayaklarının altında veya secde ettiği yerde değilse; bu ne­caset» o kimsenin namazını edâ etmesine maniî değildir. Serginin büyük veya küçük olması da müsavidir. Muhtar oîan görüş de bu­dur. Hulâsa´da da, Sîrâcü´l - Vehhâc´da da böyledir.

Hüccet´de : «Bir yere necaset bulaşmış olsa da nereye bulaş­mış olduğu kesin olarak bilinmese; araştırılır. Böyle bir durumla karşılaşan kimse, araştırması sonucu, kalben, temiz olduğuna kanaat ettiği yerde namazını kılar.» denilmiştir. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Bir çarşafın üzerinde veya çarşafın serili bulunduğu şeyin üzerinde, necaset olsa; bunların üstünde namaz kılmak caizdir. Fa­kat, bu durumda, bunların birbirlerine dikilmiş veya yapıştırılmış olmamaları gerekir.

Ancak, İmâm Muhammed (R.A.)´e göre, bunlar, birbirlerine dikilip yapıştırılmış olsalar bile, üzerlerinde namaz kılmak yine caizdir. Çünkü, dikilmekle veya yapıştırılmakla onlar, tek bir örtü veya tek bir elbise olmuş olmazlar.

İmâm Ebû Yûsuf (R.A.)´a göre ise, bunların üzerinde namaz kılmak caiz olmaz. Ebû Yûsuf (R.A J´m görüşü, ihtiyata daha yakın­dır. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Yaş olan necasetin üzerine, bir bez atılarak namaz kılın-sa, eğer sahan altlığı gibi genişliğinden iki bez yapmak mümkün olursa, İmâm Muhammed (R.A.)´e göre, bunun üzerinde kılınan namaz caiz olur. Fakat, şayet iki bez yapmak mümkün değilse; na­maz da caiz olmaz.

Pislik kuru olduğundan, bu örtünün üzerinde namaz kılmak, namaz kılacak şahsa, uygun ve güzel görünürse, namaz kılması caiz olur.

Fetvalarda : «Eğer, bez iki kat ise, altı temiz olmasa bile, bezin üstü temiz olduğu zaman, o bezin Üzerinde, namaz kılmak caizdir.» denilmiştir. Mübteğî´de de böyledir.

Ayağında, ayakkabısı veya çorabı olduğu halde, pisliğin üzerinde durarak namaz kılan kimsenin, namazı caiz olmaz. Serah-sî´nin Muhıyt´inde de böyledir.

Bu durumda, ayakkabısını çıkartıp, onların üzerine basa­rak namaz kılan kimsenin namazı ise, caiz olur. Ancak, yerinden kayarak, yakınma vardığı yerin, temiz olması gerekir. Kayıp, aya-ğm yanma gelen toprağın, pis olması ile temiz olması müsavidir.

İki yüzünden biri pis, biri temiz olan bir kiremidin, temiz tarafına durarak namaz kılan kimsenin, namazı caiz olur. Kiremit, ister yere döşenmiş (sabit) olsun, ister iğreti konulmuş (taşınabi­lir) olsun, fark etmez. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

İmâm Muhammed (R..A.) ´e göre, altında pislik bulunan bir değirmen taşının veya bu durumdaki bir kapının veyahut aynı du­rumdaki kahn bir yaygının veyahut da içi pis dışı temiz olan bir şeyin üzerinde namaz kılan kimsenin namazı caiz olur.

Şeyh Ebû Bekr el - İskâf da bununla fetva vermiştir. Tercihe elverişli olan da budur. Muhıyt´te de böyledir.

Keçe ve kaim tahta da böyledir. Yani, alfı temiz olmasa bile bunların üst taraflarında namaz kalmak caizdir. Hulâsa´d a da böyledir!

Bir kimse, üzerinde necaset bulunan bir yerde namaz kı­lacak olsa, kıldığı namazın caiz olması için, o yerin üzerine, çok miktarda toprak olması lâzımdır.

Toprak attıktan sonra, eğer, kokladığı zaman alttaki necase­tin kokusu geliyorsa, o toprak azdır; şayet, koklayınca alttaki ne­casetin kokusu gelmiyorsa, o toprak çoktur. Tatariıâmyye´de de böyledir.

Serili bir bezin üzerinde necaset olduğu zaman, pislik bu­lunan yerin üzerine toprak atılarak, üzerinde namaz kılınması caiz olmaz. Sirâcü´I - Vehhâc´da da böyledir.

Bir kimsenin, gömleğinin yakasını, pislik bulunan bir ye­rin üzerine sererek, onun üzerine secide etmesi caiz olmaz. Sahih olan budur. Tatarhâniyye´de de böyledir.

Bir kimse, palto, pardesü gibi astarlı olan bir cübbe ile na­maz kılmış olsa, sonra da, onun içinde Ölmüş ve kurumuş bir fare bulsa; eğer, cübbede delik veya yırtık var ise farenin yeni girmiş olduğu düşüncesi ile üç günlük namazım yeniler. Şayet, delik ve yırtık gibi bir şey yok ise, o cübbe ile kılmış olduğu bütün namaz­ları iade eder. Sirâcü´I - Vehhâc´da da böyledir.

Cebinde, sarı kısmı bozulduğu için kan haline, dönüşmüş olan veya içinde ölü civciv bulunan bir yumurta olduğu halde na­maz kılan kimsenin, kıldığı bu namaz caiz olur. Fetâvâyi Kâdîhân´-da da böyledir.

Nısab´da : «İçinde idrar bulunan bir şişe, cebinde olduğu halde namaz kılan kimsenin, namazı caiz oîmaz. Şişenin, tam dolu olması ile olmaması aynıdır. Çünkü bu idrarla, şişenin ma´deni ayni değildir; aynı zannedilecek bir şey de değildir. Fakat, bozuk yu­murta bunun hilafınadir. Çünkü, o bozukluk önün madenindendir. ve onunla aynıdır. Fetva da bunun üzerinedir.» denilmiştir. Muzma-rât´ta da böyledir.

Sırtında, elbisesi çok kanlı bir şehîd taşıyan kimsenin, bu durumda, yani şehîd sırtında iken kıldığı namaz sahih olur. Fakat, bu kimse, sırtında şehidin kendisi değil de kanlı elbisesi olduğu halde namaz kılmış olsa, bu namazı caiz olmaz.

Bir kimse, cebinde sağ bir civciv olduğu halde namaz kılsa, namazı tamamlayınca da, o civcivin öJmüş olduğunu görse, eğer o civcivin namaz kılarken öldüğü hususunda zann-ı galibi bulunursu. kıldığı namazı iade eder. Fakat, bu hususta galip zanm olmaz ise. o namazın, iadesi lazım gelmez. Hulâsa´da da böyledir.

Bir kimsenin, cebinde, ağırlıkları toplamı bir dirhemi ge­çen çekilmiş insan dişleri bulunarak namaz kılması caizdir. Zahi-rü´r - rivaye üzerine, âlimlerimiz arasında bu hususta görüş ayrılığı yoktur. Sahih olan da budur. Çünkü, insan oğlunun dişleri temizdir. Kâfî´de de böyledir.

Boğazmdaki gerdanlıkta köpek dişi bulunan bir kimsenin, onunla namaz kılması caiz olur.

Bir kimse, üzerinde fare, kedi veya yılan bulunarak namaz kılmış olsa, namazı caiz olur. Fakat bu kimse günahkâr olur.

Üzerinde, artığı temiz olan bir hayvan bulunan bir kimse­nin kıldığı namaz caiz olur.

Fakat cebinde, tilki, köpek veya domuz yavrusu olduğu halde namaz kılan kimsenin namazı caiz olmaz. Çünkü, onların ar­tığı necistir. Fetâvâyi Kâdîhân´da da böyledir.

Namaz kılan kimsenin elbisesinin eteğine, üzerinde nama­za mani olacak kadar necaset bulunan ve kendiliğinden tutunamı-van bir çocuk konmuş olduğunda; eğer, bu çocuk, bir rükün eda edecek kadar durmuş olursa, o kimsenin namazı fasid olur. Bu mik­tar durmamışsa, namazı fasid olmaz.

Bu durumun aksine, kendiliğinden rutunabilen bir çocuk, da­na uzun müddet durmuş bile olsa, namazı ifsad etmez.

Pislenmiş olan bir güvercinin, namaz kılan kimsenin üze­rine konması halinde de hüküm yine aynıdır. Hulâsa´da da böyle­dir.

Sırtında, abdestsiz veya cünüp bir kimse bulunduğu halde namaz kılan kimsenin, kıldığı namaz caizdir. Sirâcü´l - Vehhâc´da da böyledir. [15]



Dokuz Yerde Namaz Kılmak Mekruhtur :


1- Yol üzerinde,

2- Deve ağıllarında,

3- Çöplüklerde,

4- Deve boğazlanan yerlerde,

5- Dışkı atılan gübreliklerde,

6- Gusledilen yerlerde

7- Hamamlarda,

8- Kabirlerde ye

9- Kabe´nin üzerinde namaz kılmak mekruhtur.

Ot, hasır, yaygın ve kalmış hasır üzerinde namaz kılmakta bir beis yoktur. Fetâvâyi Kâdihân´da da böyledir.

Başının üstünde pislenmiş bir elbise asılmış olan kimse, namaz kılarken ayağa kalktığı vakit; bu pis elbise, omuzlarının üze­rine gelir ve bu durumda namazın bir rüknünü eda ederse, o kim­senin namazı fasid olur.

Keza, namaz kılarken, üzerine pis bir elbise konan ve onunla bir rükün edâ eden kimsenin namazı da fasid olur. Hulâsa´­da da böyledir.

Başkasının elbisesinde, dirhem miktarı pislik gören bir kimse, eğer, kalbinde «ben bunu söylersem bu şahıs elbisesini te­mizler» diye bir duygu varsa, derhal haber verir.

Şayet, kalbinde, «o kimsenin kendisinin sözüne iltifat etmi-yeceği -duyusu varsa, bu durumda, o kimsenin haber vermemesi için bir genişlik, bir ruhsat vardır, Emr-i ma´rûf bunun üzerinedir. Fetâvâyi Kâdihân´da da böyledir.

İmâm Serahsî ise : «Emr-i ma´rûf mutlaka vacibiir. Böyk" bir ayırım yoktur.» demiştir. [16]