Hacegan
|
 |
« : Nisan 27, 2008, 02:01:48 » |
|
 |
|
 |
 |
ALLAH'a hamd olsun..
Ki O, zâtı ile zâtında ve zâtı için esma ve sıfat tecellileriyle tecelli eder.
Ve O, sıfatının çokluğu ile, zâtının birliğinde zâhir olur.
Sonra O nimetlerinin ve iyiliklerinin zuhur yerlerinde isim ve sıfatlarının gömleklerine bürünür de görünür.
Yine O, öyle bir zattır ki, kendi kendini gizlemiştir ve saklanmıştır.
"Nerede?" derseniz; deriz ki, “Gayb hali tekliğinde... hem de şanına yakışan bir gizlilikle.”
Delilini isterseniz; işte O'nun kavli:
"Ben gizli bir hazine idim. Bilinmemi istedim. Halkı, bilinmem için yarattım... “
En kâmil, en tam bir mazhar olana ALLAH-ü Teala'dan salât... Ki O en faziletli ve bu fazileti umuma şamil bir tecelligahtır. Ve O en güzel duyan olup, keza mana kokusunu da en çok alandır. Madde ve mana arasında, tam nailiyete eren, O olmuştur. Madde ve mana suretine yine haiz olan O'dur. Nüsha-i kübra ile, nüsha-i suğra'yı câmi bir zattır. Yani, dünya ile ukbayı temsil eden zat...
Onun ismi şerifi Muhammed'dir. İşte, ALLAH-ü Teâlâ'dan salat ve selam dileğimiz bu zâtadır.
Salât ve selam bütün âline, pek keremli ve şerefli ashabına da olsun.
Şimdi kısaca derim ki:
Bu eser; Hadis-i Erbain'dir, Kırk Hadis'tir...
Hepsinden nübüvvet kokusu gelir. Mustafa buğusu tüter.
Bu Hadis-i Şerifler benim virdimdi.
Hepsini topladım, şerhettim. Ama bu şerhim, sofıye meşrebi üzerine oldu. Yani, Tasavvuf...
Başarı dileğimi, yüce ALLAH'a arz ederim.
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Biliyorsan konuş, biliyor desinler. Bilmiyorsan sus, adam desinler.
|
|
|
|
|
Hacegan
|
 |
« Yanıtla #1 : Nisan 27, 2008, 02:02:24 » |
|
 |
|
 |
 |
1. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Merhameti olanlar... Bunlara Rahmân olan ALLAH merhamet eyler. Yerde olanlara merhamet ediniz ki, göktekiler de size merhamet edeler."
Manası ve tasavvufi yönden tefsiri:
Ey cüz'î ruh, sır ve ruhanî kuvvetler... Keder şüphesinden yana temiz olan, Rahmanî damga taşıyan rahmet feyzini saçınız. Kime bilir misiniz? Kendinize... Beşeriyet vasfinızın arzına.
Yani bu tabiî varlığınızın toprağına... Ve onları çağırınız, şer'î hükümlerin esasına uysunlar. Onlara muvafakat etsinler.
Tabiî sıfat taşıyan resmiyetler de manen muhalif davranmaya...
Bu işe böyle devam ediniz. Ta ki, feyyaz olan küllî ve ilahî ruhumuz, Sema mertebesinden yükseklik getire, rıfat vere. "Neyle bunları yapar?" derseniz, "Rabbanî varidat şimşeklerinin eseri ile, Rahmanî tecellilere ait nurların doğmaları ile..." deriz.
Bunlar yaptıklarınıza birer mükâfattır. Yani amellerinize. Ama yararlı amellerinize.
Nasıl ki Hak Teâlâ, Vehhab ismi hürmetine manalar feyzini ve rahmanî hikmetlerini önce ruha verdi, ruh da sırra, sır da kalbe, kalp de nefse, nefs de diğer duygulara ve onlar da cisme...
Netice: Her kim, şefkat ve merhamet vasıflarına bürünürse, Yüce Rabb’ın rahmetini kazanmış sayılır. Yavaş yavaş ondan gelen rahmet esintisi önce ruhunu sarar; sonra derece derece bütün dış yapısını kaplar.
Ama dış temiz olunca... Ama şer'î hükümler onda eksiksiz tatbik edilince. Aksi halde, gelmiş olsa dahi kaçar gider.
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Biliyorsan konuş, biliyor desinler. Bilmiyorsan sus, adam desinler.
|
|
|
|
|
Hacegan
|
 |
« Yanıtla #2 : Nisan 27, 2008, 02:03:24 » |
|
 |
|
 |
 |
2. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:
"ALLAH-ü Teâlâ Hazretleri her yüz yılın başında bu dini ikâme edecek birini baas eder."
Bu Hadis-i Şerifte üç mühim mana vardır: Kutbiyet, Müceddid makamı, ALLAH İsm-i Celâli.
İşbu üç mananın tefsirini aşağıdaki cümleler içinde bulacaksınız:
Kutup; Kutbiyet makamında tahakkuk edip oturabilmesi için, önce bir evvelki kutup ile arasında yüz senenin geçmesi lazım. Ta ki, ilâhî isimlerin küllisi onda tam tecelli edilebilsin. O isimlerin hemen hepsi, Hadis-i Şerifın metninde geçen ALLAH lafz-ı celâlinin tesiri altındadır. Burada bu kutbun meydana getirilmesine `baas' (diriltme) deniyor. Bu da ancak ALLAH tarafından yapılır. Yani, yalnız bu yüce ismin tecellisi sonunda olur. Diğer isimler, bunun tevabiidir, buna bağlıdır. Kaldı ki, "ALLAH baas eder.." (Hac Suresi, Ayet-7) mealine aldığımız ayette de, baas işini bizzat ALLAH-ü Teâlâ yapmaktadır. Çünkü; ALLAH lafza-i Celâli, bütün isimleri câmidir.
Dikkat buyurulursa, "Rahman baas eder" denmiyor. Çünkü Rahman da ALLAH İsm-i Celâli'nin şumulündedir. Anla.. Bu bapta hidayet eden ALLAH' tır..
Netice: Her yüz sene başında bir müceddid gelir. Esasta değil teferruatta, önemsiz değil, önemli değişiklikler yapar. Asrın icabına göre bazı ahkâm çıkarır. Muannidlere (inatçılara) cevap verir. Açıklanması kendi zamanına kalan bazı meseleleri açıklar. İmam-ı Rabbanî gibi.
Bu vazifeyi yapan aynı zamanda bir kutuptur.
Bu yazımıza son verirken, Seyyid Şerif Cürcanî Hazretlerinin kutb' u tarifıne de kısaca bir göz atalım. Diyor ki: "Kutb' a gavs da denir. Çünkü O, hacet sahiplerine aynı zamanda bir ilticâgâhtır. Bu öyle bir kimsedir ki bulunduğu zamanda ALLAH-ü Teâlâ' nın nazargâhıdır. Ve ALLAH-ü Teâlâ zatından ona en büyük mana tılsımını ihsan buyurmuştur. Bu manayı iyi anlamak için kendimizi ruhî bir safiyete devretmemiz gerekir.
Cenab-ı Hak feyzimizi artırsın.
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Biliyorsan konuş, biliyor desinler. Bilmiyorsan sus, adam desinler.
|
|
|
|
|
Hacegan
|
 |
« Yanıtla #3 : Nisan 27, 2008, 02:03:52 » |
|
 |
|
 |
 |
3. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:
“Salacağınız bir ip, sizi mutlaka ALLAH'a ulaştırır..."
Bu Hadis-i Şerife verilecek mana biraz uzun olacak. Şöyle ki:
Şehadet mertebesine geçen insanlık nurunun eli ile makul nazarı olan fikrî kuvvetinizin ipini saldığınz zaman mutaka taayyünat arzının isbatında ALLAH'a ulaşır ve O'nun mutlak şuhudunun ipi ile karışan ve O'nun boyası ile boyanan bu ipin ilgisi cüz'î olan süfliyat taayyünatı zımnındadır. Yani ulaşıp tutunacağı makam orasıdır.
Buna bir misal vermek gerekirse efkâr (fikirler) kuşlarını verebiliriz... Şöyle ki; efkâr kuşlarını, müşahede vasfına bürünmüş olarak ulvî ve nuranî âlemlerin evcine uçurduğunuz zaman elbette Mutlak Hakkı müşahede edersiniz... Ama, orada ve açıktan.
Sonra, bundan şu hakikati idrak etmiş olursunuz: süflî ve ulvî mertebelerde müşahede edilen varlık, ulvî mertebelerde müşahede edilen varlığın aynıdır. Sonra, keşif ve müşahede nuru ile şu hakikati de idrak edersiniz: Bütün bu ulvî/süflî mertebeler ancak aklî itibarlara göredir. Bir de vehmî nisbedere.. . Çünkü varlığın tümü o taayyün halinde olan mutlak vücuddur.
Bu taayyün hali ise iki şekilde olur:
Ulvî ve nuranî
Süflî ve zulmanî.
Düşün: O'ndan gayrı tek varlık yoktur... Abadan'dan öte bir karye (şehir) yoktur.
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Biliyorsan konuş, biliyor desinler. Bilmiyorsan sus, adam desinler.
|
|
|
|
|
Hacegan
|
 |
« Yanıtla #4 : Nisan 27, 2008, 02:04:27 » |
|
 |
|
 |
 |
4. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Her kim ALLAH için olursa... ALLAH onun için olur."
Hadis-i Şerifin metin tercümesi, zahir açıdan yukarıdaki mealden ibarettir. Bunun manevi bir tercümesi vardır ki, onu özet olarak aşağıya alacağız.
Şöyle ki: Bir kul, benliğinden fenâ bulur, zamanını bir yana atar; varlığı, mevhum nefsine izafe etmekten geçerse, Hak Teâlâ ona kayıtsız şartsız tecelli eder.
Bir başka mânâ daha: Her kim fiiller, sıfat ve zat yönüyle fenâfillah mertebesine ererse, onun mazharında İsm-i Âzam zuhur eder -zat, sıfat ve esma, efal (fiiller) olarak-.
Bu manada bir şiir:
Fenaya er; sonra fena bul, sonra fena bul.
Bekaya er; sonra beka bul, sonra beka bul...
Hülâsa, fena hali mertebelerinin herbiri, beka makamına varmayı gerektirir.
Bir şiir daha:
Fenadan fenâ bul, arzun beka ise eğer,
Böylece, bu önemsiz şey, beka bulurmuş meğer...
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Biliyorsan konuş, biliyor desinler. Bilmiyorsan sus, adam desinler.
|
|
|
|
|
Hacegan
|
 |
« Yanıtla #5 : Nisan 27, 2008, 02:05:06 » |
|
 |
|
 |
 |
5. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Yüceliğine yüce, mübarekliğine mübarek ALLAH, dünya semasına nüzul tecellisi eyler ve buyurur:
Yok mu tevbe eden?... Ki, onun tevbesini kabul edeyim.
-Hani duacı?... Ki, onun duasına icabet edeyim.
-Bağış talebinde bulunan yok mu?... Ki, onu da bağışlayayım”
Hadis-i Şerifin tercümesi, kısaca yukarıda arz edildiği gibidir. Ama onun bir manası var ki hiç de buna benzemez; iç açan... gönül ferahlatan... göz aydınlatan.
Aşağıdaki cümlelerde o manayı bulacaksınız:
Bilmelisin ... Yüce ALLAH'ın nüzulu bir başkadır. O'nun adına: Ruhanî... Nuranî... ve Manevî... denir. Sonra bu nüzul tecellisi, özellikle isimlerin hükümlerini, izlerini, yer ve sema boşluğu alanında zuhurlarını göstermekten ibarettir. Keza, cümle vadileri, alabildiğine, önden sona böylece doldurmaktır...
Unutmamalı ki, bütün bu zuhurlar, yani sema boşluğunda meydana gelen zuhurlar -ama ne olursa olsun, ister hakikat, hakikat babından tümden olsun, isterse gizli, saklı yaratılış yönü ile incelikleri ve remizleri taşısın- hemen hepsi lafızlarla ve harflerle tahakkuk edip, bir gerçek olduğunu gösterir...
Bütün bu olanlar, ahadiyet makamından coşarak gelir. Öyle bir gizli gecede ki, ona "Ben gizli bir hazine idim..." mealine gelen Kudsî Hadisi ile işaret edilir..
Evet... Yüce ALLAH daima tecellisini ve zuhurunu meydana getirir. Ama vahidiyeti makamında. Ve öyle bir âlemde ki ona "Bilinmemi istedim... Halkı o sebeple yarattım" Kudsî Hadisi ile işaret edilmektedir.
Başta anlatılan ve mevzumuz olan Hadis-i Şerife tekrar dönelim. Özellikle, ALLAH-ü Teâlâ'nın o kelamı buyurma şekli üzerinde duracak, ondaki daha başka manaları da anlatacağız.
Şüphesiz, ALLAH-ü Teâlâ'nın kelamı bir beşer kelamına benzemez. "O halde nasıl?" diye soracaksınız. Bu sorunuzun cevabını aşağıda bulacaksınız.
Şöyle ki: ALLAH-ü Teâlâ, ezelî ve ebedî bir kelamla konuşmaktadır. Ama şekilsiz. Harfin ve sesin verdiği şekilden yana münezzeh... Ne bir semt var, ne de bir zarf.
Şimdi yukarıdaki cümleleri biraz şerh edelim:
ALLAH-ü Teâlâ, "Yok mu tevbe eden?..." buyurdu. Anlatılmak istenen mana şudur: "Nefsi makamında iken ve onun sıfatlarını takınmış iken tabiatın gereği olan aykınlıkları bırakıp şer'î uyarlığa dönen yok mu?... Evet böyle biri yok mu ki “Tevbesini kabul edeyim?..."
Bu cümlede ise şu mana anlatılır: "Evet... hani o kimse ki nefsinin tabiî aykırılıklarını bırakıp şer'î uyarlığa döner. Ve onun böyle yapmasının bir sonucu olarak Ben de ilahî isimlerin nurları tecellisi yolu ile ona döneyim... Lahutî sıfatlarla ona yöneleyim."
Şimdi ikinci cümleye geçiyoruz.
Burada ALLAH-ü Teâlâ, şöyle buyurdu: "Hani duacı?..." Bunda aranacak mana şudur: "Nerede o talip? Ama, rahmet feyzime hak kazanan talip; bir de şefat fazlıma hak kazanan..." Ama bu talep ve hak kazanmak kalp ve onun sıfatları makamında olacak... "Evet... hani böyle bir talip ve böyle bir duacı?... ki, onun duasına icabet edeyim."
Bunda anlatılmak istenen mana da şudur: "İsimlere has tecelli aydınlığı ile onu aydınlatayım... Sıfat inişlerinin şimşekleri ile ona gürleyeyim ve onun sonradan olma ve yaratılma sıfatlarını ifna edeyim."
Bu sıfatlar, Hakka has hakikî sıfatların beka yüzüne ârız olmuşlardır.
Şimdi de üçüncü cümlenin açıklamasına geçelim. ALLAH-ü Teâlâ şöyle buyuruyor:
"Bağış talebinde bulunan yok mu?" Bunun manası şöyle anlatılabilir:
Bilhassa ruh ve sır makamında, örtülmeyi ve kapanmayı, gizlenip saklanmayı isteyen yok mu?
-Evet... Böyle bir talebi olan yok mu ki, kibriya örtümle örteyim... Azamet izarımla onu saklayayım?
-Evet... Bütün bunları zatî isimlerimden gelen tecellilerle yapayım.
-Böylece onu izafet yolu ile gelen zamandan ve izafet yolu ile kendisinde bulunan benlikten alıp kurtarayım.
-Bütün bunlardan sonradır ki o, Hakikî varlığımdan bir varlık âleminde tahakkuk eder
Yine bundan sonradır ki o, örtülmüş olur,
Yani; Benimle... isimlerimle... sıfatlarımla... fiillerimle. Özellikle taayyün içliğinden ve onun üzerine geçen takyid kaftanından.
Anlatılan örtünme hallerinin yerleri ve belli makamları vardır:
"Fiillerimle..." denirken, bu durum nefs makamı ile sıfatlarında olmaktadır.
"İsimlerimle..." denirken, kalp ve sıfatlarında hasıl olacak setr işine işaret edilir.
"Sıfatlarımla..." denirken, ise ruh ve onun ahkâmının kapanacağına işaret edilir,
"Benimle..." denirken ise şüphesiz zata geçilir. Bunun kapadığı yerler ise, sır ve ondan hasıl olan diğer esrardır. Şimdi işin sonuna geliyoruz. Bütün bu işlerden sonra olacakları O'ndan duymaya çalışacağız...
Yüce ALLAH bize şu manayı anlatmak istiyor: "Ve sen baki kalırsın... Ama sensiz olarak. Ve... Sen Ben olursun. Sonra... Ben sen olurum. Sen dahi Bensin."
Hasılı her şey O'nda ve O olur.
Yukarıdan beri anlatılan manaların tümüne şu Ayeti Kerime ile işaret edildi:
"Gerçekten ben çok çok bağışlayanım. Ama tevbe edeni... İman edip yarar iş yapanı." (Tâ-Hâ Suresi, Ayet-82 ) Bu manalardan ALLAH-ü Teâlâ'ya kavuşmayı anla. Ve bereket bul.
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Biliyorsan konuş, biliyor desinler. Bilmiyorsan sus, adam desinler.
|
|
|
|
|
Hacegan
|
 |
« Yanıtla #6 : Nisan 27, 2008, 02:05:27 » |
|
 |
|
 |
 |
6. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:
"O mümin ki insanlar arasına girer ve onların eziyetlerine sabreder: bu, o müminden hayırlıdır ki, insanlar arasına giremez ve eziyetlerine sabredemez..."
Bu Hadis-i Şerifte özel olarak İnsan-ı Kâmil'e işaret edilir. Belirtilen mana özetle şudur:
"Tam ve kâmil insanın manaya talib olan müslümanlar arasına girmesi, yalnız kalıp onlara karışmamasından hayırlıdır."
Halk arasına karışmamak, daha ziyade, meczub vasfına haiz saliklere has bir haldir. Ama bu meczub salik de, kendisinden hiç bir şey hasıl olmayan salikten hayırlıdır. Yine, kendisinde hiç bir zuhurat olmayan meczubdan fazilet itibarı ile daha değerlidir.
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Biliyorsan konuş, biliyor desinler. Bilmiyorsan sus, adam desinler.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Hacegan
|
 |
« Yanıtla #8 : Nisan 27, 2008, 02:06:10 » |
|
 |
|
 |
 |
8. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Hemen herkes dünyadan susuz çıkar. Ancak `Rahman, Rahim ALLAH adı ile' diyenler hariç."
Burada, Yüce Hakk'ın İlahî ismi ile kaim olmaya işaret edilmektedir. Böyle bir hale eren sonunda Hakk'ın bir halifesi olmuş olur. Hem de bütün sıfatlarda... Hatta, Halikiyet, Razıkiyet ve Kadiriyet sıfatlarında da.
Şimdi, bu Hadis-i Şerifın biraz şerhini yapalım ve burada bize anlatılmak istenen mana üzerine biraz söz edelim: Her noksan olan, kemal derecesine yönelmek zorundadır. Ta ki O'nu bile. Şayet O'nu bilmiyorsa hakikî kemali bulamaz. Meğer ki bütün esma ve sıfatlarla tahakkuk etmiş ola. Ama hem celâl tarafındaki sıfatları ile hem de cemâl tarafındaki sıfatları ile.
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Biliyorsan konuş, biliyor desinler. Bilmiyorsan sus, adam desinler.
|
|
|
|
|
Hacegan
|
 |
« Yanıtla #9 : Nisan 27, 2008, 02:06:33 » |
|
 |
|
 |
 |
9. Hadis-i Şerif: Resulullah (SAV) Efendimiz ALLAH-ü Teâlâ'dan hikaye yolu ile şöyle anlatıyor:
"Eğer Âdemoğlunun iki dere dolusu altını olsa üçüncüsünü arzular... Âdemoğlunun boşluğunu ancak toprak doldurur."
Manasından anlaşıldığı gibi bu Kudsî bir Hadis-i Şeriftir. Bu Hadis-i Şerifin şerhini yapmak istediğimiz zaman şöyle diyebiliriz:
"Bir kalp için iki vadi olsa... İş bu iki vadi, ruhun ve nefsin vadileridir. Ve bunlar ledünnî ilimlerin altını ile dolsa, mutlaka üçüncü bir vadinin de dolmasını ister. Çünkü onun istidadı vardır. Özellikle ilahî feyzi kabul etme babında; bir de... evet bir de feyiz veren zatta hakikati bulması babında; bir de... evet bir de verilen feyizle hakikate kavuşmak üzerine." Burada bilhassa, Âdemoğlunun gözünü dolduran şeyin toprak olarak anlatılmasından murad, zül haline varan bir fena halini bulmaktır. Özellikle burada fani bir varlığın izzet burcundan zillet enginine düşmesine işaret vardır. Buraya kadar anlatılan manaları şu Ayeti Kerime’ nin özlü manasına bağlamak icab eder: "Mirası, helal haram demeyip alabildiğinize yersiniz. Malı da pek çok seversiniz." (Fecr Suresi, Ayet 19-20)
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Logged
|
Biliyorsan konuş, biliyor desinler. Bilmiyorsan sus, adam desinler.
|
|
|
|
|
|