Yörükler ruhlarıyla beraber yürür
Tasavvuf, İslam, Dini Resimler, Şiir, Kıssadan Hisseler, Hikayeler | ismetiyye.com
Ocak 08, 2009, 08:15:58
11 Muharrem 1430 *
....................................Selamün aleyküm, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Son Konular Üyeler Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]   
  Yazdır  
Gönderen Konu: Yörükler ruhlarıyla beraber yürür  (Okunma Sayısı 154 defa)
 
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
fukaha
Bizden biri
*



Offline Offline
Yaş: 26
Üye No: 329
Nerden: istanbul
Mesaj Sayısı: 1.235
24 Mesajına Toplam
30 Kere Teşekkür Edildi
Durumum:
« : Ekim 26, 2008, 02:34:35 »

Yörükler ruhlarıyla beraber yürür     
Son göçerler arasında yazdan kışa, kıştan yaza yürüyen Sarıkeçili bir ailemiz var artık. İkinci ziyaretimizin kahramanı deve çobanı Hasan... Az edebiyatçı değilmiş meğer o da, 'serin hava, soğuk su, koyu gölge' diyor, başka bir şey demiyor. Yürüyoruz, yürüdükçe iyileşiyoruz, yürüdükçe Yörükler niye yürür biliyoruz.

NERESi SILA NERESi GURBET DAĞLAR 'YÖRÜK'E MEMLEKET

"Şimdi deveyi salacan, çadırı kuracan, çuvalları koyacan. Demliyecen çayı, dökecen bardağa. Dirseğimin altına bi de yastık. Aaa, n'apacan elin sarayını, elin vilayetini... Dünya benim olsa neydecen. O ırahatlık bana yetiyo. O keyf bana yetiyo. Bir gün rezil olur, iki gün sefa sürerim." Sarıkeçili Hasan, Konya ovasında yürüyor. Bir eli, 'üçüncü ayak' dediği tahta sopada, diğeri devenin boynundan sarkan sicimde... Vakit henüz çok erken, yeni biçilmiş tarlalardan, meşe ağaçlarının arasından kimseler onu görmeden yürüyor. Uzaklarda bir iki köy, pusların ardında ince minareler, kırmızı çatılar, develerin boynunda sallanan çanların sesi ve Hasan'ın hep aynı perdeden seslenişleri: "Hey ha, hele gelin aha... Gelin ahaa... Hele hele..." Hasan develeri seviyor, arada sürüden ayrılan yeni yetmelerden birine kızıp "Vuracan bunu" dese de gerçek düşüncesi bambaşka; "Devenin bastığı yerde bereket çıkar. Geçek ha! Çoğu kişi de bunu bilmiyor."

Yürüyüş nerede bitecek? Gecenin geçirileceği bir meşe dibi, bir su kıyısında... Sabah erkenden toplanan kıl çadır, traktörün römorkunda gitti, tee oralarda bir yerlere indi ama nereye? Yoksa Hasan yolu mu şaşırdı? Bozkırın ortasında, iki at, bir tay, yirmiye yakın deveyle elini güneşe siper etmiş bakınıyor. 'Ev' bu kez nereye kondu acep? Neyse ki cep telefonu diye bir şey var. Son göçerlerin kıl çadıra kabul ettikleri iki teknoloji; pilli radyo ve cep telefonu; ama ikisi de elzemse kullanılır. Hepsi bu kadar; yerde bir keçe, devetüyünden yorganlar, dolap gibi kullanılıp duvar gibi dizilen ala çuvallar... İşte sade hayat! Ne diyordu Hasan: "Irahatımız çok iyi burada. Dağlarda dedikodu yok. Sular soğuk, hava serin, gölgeler koyu. Bu Yörükçülüğü boşlayan boşluyor; amma ben boşlayamıycan." Çadır kuruldu, çay demlendi, bardaklara döküldü, Hasan, dirseğinin altına yastığı alıp oturdu, niye bıraksın ki göçerliği? Hatta mümkünse biz, yani ne bileyim şehirli ve sıkıntılı, sırtına gereğinden fazla yük yüklenen biz, her sene bir defa, yaylaktan kışlağa göçülürken mesela, o yüklerden bir kısmını develere yüklesek, biraz yürüsek, gün doğarken otların üzerindeki çiğ nasıl parlıyor bir görsek... 'Haydi, çıkalım, çadır kuralım, kamp ateşi yakalım.' gibi bir hafta sonu önerisi değil sözünü ettiğimiz. Bin yıldır göçen, mal mülk edinmeyen, hırs nedir bilmeyen, televizyon izlemeyen, keçilerin, köpeklerin, atların ve develerin dilinden bilen insanlarla bir iki gün yaşamaktan söz ediyoruz. Çadırın kapısı 'hayırlı' misafire hep açık... Biz, o kıl çadırda altı ay arayla iki defa konaklamamış olsak neyse!

O çadırın çocuklarıyız artık

İlk gün nasıl da yabancıydık. Yabancı ve şaşkın... Nisan sonuydu. İbrahim Bacak ve dokuz kişilik ailesiyle Mersin'in Aydıncık ilçesindeki 'kışlak'tan kalkmış Seydişehir yoluna düşmüştük. Develerle ve keçilerle yürüyen son göçerlerin 'sıra dışı' hayatını izliyor, sorular soruyor, anlamaya çalışıyorduk. Çadırın önünde annesini emen oğlaklar kadar toyduk. Ya şimdi, evin çocuklarından farkımız yok. Aynı keçenin üzerinde, aynı kıl çadırın içinde oturuyoruz yine. Fadime Abla bazlama değil de 'bişi' yapıyor. Hasan abi develerin başındadır, kızlar keçilerin peşinde... O zaman, yani altı ay önce gecenin bir yarısı çadıra keçiler doluştu diye nasıl da sıçramıştım, hatta şimdi utançla hatırlıyorum, "İçeride keçi var." diye hafif yollu bağırmıştım da karanlık çadırdan çıt çıkmamıştı. Şimdi, yine gecenin bir yarısı uyanıyorum ve devetüyü yorganın bir ucundan, içeride gezinen beyaz keçiye bakıyorum. Geceleyin, keçileri çadırdan uzak tutmanın mümkün olmadığını artık biliyorum. O keçi çıkıyor, başka keçi giriyor, oğlaklardan biri gitmekten vazgeçmiş, başucumda uyuyor. Ayakucumda aynı cılız ateş... Bu kez ürkmüyorum, yerimden bile doğrulmuyorum, içeride geçit töreni yapan keçilere bakarken uyuyabilirim, evet bunu yapabilirim; ama köpekler niye havlıyor böyle? Yaban domuzu mu gördüler yoksa? Gündüz tarlada izlerine rastlamıştık. Belki de bir kurt ya da bizimkilerin deyimiyle bir 'canavar'dır. Kangallar ona göz açtırmaz. Açtırmaz değil mi? Bu oğlaklar niye öksürüyor böyle, üşütmüş adam gibi. Çadır yıkıldı yıkılacak, sallayıp durmasalar artık, tenekeleri yuvarlayıp durmasalar... Bir yanımda Rukiye, diğer yanımda keçi... Çadır ahalisi derin uykuda. Bu gürültüde uyumak için 'ürkmemek' yetmiyor demek ki, keçi olamayacağına göre insan, Sarıkeçili olmalı...

Altı ayda neler olmuş neler

Foto muhabirimiz Mehmet Ali'nin altı ay önce çektiği fotoğraflara bakıyoruz. O fotoğraflarda olup da şimdi kaybolan ne var? Kızlardan biri yeni doğmuş bir oğlağı biberonla besliyor. Hani şu, küçük Rukiye'nin yüzünü yalayan 'çebiç', işte onu kartal kapmış. Hasan Abi, fotoğrafa bakarken başını iki yana sallıyor; "Hatırası kaldı işte." Altı ayda başka neler olmuş? Rukiye, taşlara dayanıp ayağa kalkacak kadar büyümüş. Sürünün hep en sonunda kalan topal deve çoktan iyileşmiş, yeni bir tay dünyaya gelmiş, çadırın söküldüğü yerde kalan enik bir daha bulunamamış, İbrahim Abi'nin büyük oğlu Mesut, sekizinci sınıftan çıkıp iki tavuk, bir hindi ve dört güvercinle göçe katılmış. Hepsinden önce yol farklı. Yörükler, yaylaktan kışlağa doğru ilerliyor bu kez. Hangi yol daha neşeli yürünür? Yaylak yolu mu, kışlak yolu mu? Güz gelince kışlağa, yaz gelince yaylağa yürümek iyidir; ama tabii ki yayladan dönüş daha tatlıdır. Bereketli ve serin bir yazın ardından gelen hafiflik, dinginlik... Bizim Yörükler göçmekte geç kalmış yine, çadırı kurup sökerken daha sakin olacaklardı yoksa. Yine de, şu Karaman'ı bir aşsalar, 'canavar'lardan kurtulup, kar yağmadan, Sertavul yolu kapanmadan Mut yoluna bir eğilseler... O zaman işte, kışlağa ne kadar geç varsalar o kadar iyi. Hayvanlar göçerken besleniyor ne de olsa. Yayla dönüşü, yeni biçilmiş tarlalar yol olur, yerlere dökülen dağ armutları, meşe palamutları yem olur. Meşeler yaprağını dökmeye başlar ya, ormancılar bile rahat bırakır Yörüğü o zaman... Ormancılar deyince bir durmalı. Her yayla yolunda iki bin-üç bin lira ceza ödeyen Yörükler iki kez durmalı.

Yaman ikili; keçi ve orman

Keçiler ormana zarar verir mi, vermez mi? Ne kadim bir tartışma! Yörüklere kalırsa verir; amma az verir. Hatta iyi tarafından bakarsak meseleye, ağaç diplerindeki otu çöpü, kuru yaprağı yiyen keçiler ormanı hem yangına karşı korur hem de tazeler. Şimdi gördüğümüzü söyleyelim, bizim Yörükler 'çevreci' insanlar. Ocağı hep çalı çırpıyla tutuşturuyor, çadırı sökerken ateşe su döküyor ve geride tek bir çöp bırakmıyorlar. E, keçiler biraz yaramaz; ama işin doğrusu, gönlümüz "Asırlardır yürürüz. Hangi ormanı kurutmuşuz söylesinler." diyen Sarıkeçili'den yana. Tarla açmak için orman kesen yerleşiklere ne demeli? Şimdi göçmekten başka türlüsünü bilmeyen bu insanlara sırf ormandan geçip gidiyorlar diye iki bin lira ceza yazmak reva mı? Ellerinden gelse yerleşecekler; ama nereye, ama nasıl? Çadıra kadar gelip dert dinleyen milletvekilleri kimdi? "Nereye yerleşmek istersiniz?" diye soran anket kâğıtları hangi rafa kaldırıldı? Yörüklüğü bırakma muhabbeti, İstanbul'dan bir Anadolu kasabasına taşınma muhabbetine benziyor. Boşluğa savrulan asılsız bir tehdit... Yıldıkları vakit, yerleşecek oluyorlar; ama boşlamanın mümkünü var mı bu Yörükçülüğü... Ne diyordu İbrahim Abi; "Ebemin, dedemin çarıkları bu yollarda yırtılık." Ebenin mezarı bir köyde, dedenin mezarı bir köyde... Ölülerini yollarda bıraka bıraka yürüyen Yörükler, bu yollardan nasıl vazgeçsin? u.akagunduz@zaman.com.tr

Yaylak da parayla, kışlak da

Yörüklere, 'Bedava yaşıyorsunuz bedava' diyenler yok mu? İki bin lira cezanın üzerine yaylak ve kışlak için ödenen 'otlakiye' parasını da ekleyin ve bir Sarıkeçilinin göçebilmek için her yıl en az beş bin lira harcadığını görün. Üstelik 'kışlak' yerinin bir başkasına satılması gibi tatsızlıklar da olabiliyor. Yörüklerin her sene belirsizliğe göçtüğünü bilir miydik?

Sarıkeçililerin en küçüğü

Yörük kızı Rukiye, Sarıkeçili ailenin en küçük ferdi. Göçerken kervanın başındaki devenin sırtına bağlanıyor. Çadır kurulduğunda, yokuşlardan yuvarlanmasın diye en yakın ağaca ve bazen de en sevdiği yere, annesinin sırtına... Altı ay önce, yeni doğmuş bir keçi yavrusu yüzünü yalıyordu Rukiye'nin. Onunla aynı ismi taşıyan halasının bugün keçilerle nasıl konuşabildiğine şaşırmalı mı?
Logged

"Her arzu ettiğini yiyenlerin, ibadetlerinin tadını duyması mümkün değildir." (Süleyman Darani)
Sayfa: [1]   
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Site Map | Arşiv | Wap | Wap2 | Wap Forum | Rss
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.4 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks
| Sitemap
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Sitemap
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 48, 49, 50, 51, 52, 53, 54, 55, 56, 57, 58, 59, 60, 61, 62, 63, 64, 65, 66, 67, 68, 69, 70, 71, 72, 73, 74, 75, 76, 77, 78, 79, 80, 81, 82, 83, 84, 85, 86, 87, 88, 89, 90, 91, 92, 93, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 104, 105, 106, 107, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 123, 124, 125, 126, 127, 128, 129, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 137, 138, 139, 140, 141, 142, 143, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 150